tarafından soruldu
Hayatımız boyunca model aldığımız, kıskandığımız ya da imrendiğimiz kişiler, gruplar vardır. Bazıları uçtur. Biliyorsunuz; olumsuzluklardan da kendimize bizim ders çıkarmamız lazım. Mesela; Türkiye’de ölümüne taraftar dediğimiz bir taraftar kitlesi vardır değil mi? Kimdir ölümüne taraftar? Tuttuğu futbol takımı için cebindeki son ekmek parasını götürür ve maç biletine verir. Karda, yağmurda, çamurda, hiç fark etmez.

En uzak deplasmanlara gider. Yiyecek ekmek parası yoktur, işten atılmayı göze alır. Der ki patronu; “Eğer yarın işe gelmezsen, ertesi gün de gelmene gerek yok” ama o tuttuğu futbol takımı aşkına işe gitmez. İşten atılmayı göze alır. Evden atılmayı göze alır. Annesi babası izin vermemiştir. Ama o her şeye rağmen bulmuş, buluşturmuştur, elbisesini, ayakkabısını satmış, bir şekilde maç bileti parasını bularak maça gitmiştir. Takımını desteklemiştir.

Takımı yenildiği zaman; ağlayarak günlerce komaya girmiştir. Üzüntüden adeta perişan olmuştur. Takımı yenildiği zaman ondan daha mutlu olmuş, en büyük zaferi kazanmıştır. Tuttuğu takım için hiçbir fedakârlıktan kaçınmaz. Çünkü o ölümüne taraftardır. Takımına sevdalıdır. Ve her şeyini takımına feda etmeye hazırdır.

Soruyorum kendime. Acaba bu kadar olmasa da buna yakın hatta bunun onda biri oranında zamanımı, enerjimi, bilgimi, düşüncelerimi, bedenimi ve duygularımı feda edebileceğim bir hayalim ya da bir idealim var mı? Geçin bunların hepsini. Uykumdan şöyle birkaç saat feda edebileceğim bir hayal. Sekiz saat yerine altı saat yatsam ama şu iki saat içerisine de şu hayalimi gerçekleştirmek için şunları yapsam diyebileceğimiz bir hayal, bir gaye bir amacımız var mı?

Bir dostumun, bir akrabamın spor mağazasındayız. Bir futbol takımının meşhur amigolarından bir tanesi hatıralarını anlattı benim de eğitimci olduğumu duyunca. Heyecanlı heyecanlı “Hocam” dedi. “Bir gün Bursa’ya deplasmana gittik. Ama nasıl kar yağıyor. İnanılmaz bir soğuk hava. Cebimdeki para beni ancak Bursa’ya götürdü. Maça gireceğim; cebimde para yok. Baktım çok güzel bir köse ayakkabım var. Ayakkabımı sattım aldım maç biletini girdim.” Dedim; “Yahu o karın üstünde…” “Hocam” dedi cümlemi bitirmeme fırsat vermeden; “Saatlerce üç saat, dört saat o karın üstünde takımı destekledim” dedi. “Üç saat, dört saat o karın üstünde ayakların donmadı mı?” dedim.

“Hocam” dedi takımın adını söyledi. “Bu takımın aşkı adama soğuğu hissettirir mi?” dedi.

Şu hayale bakabilir misiniz? Şu aşka bakabilir misiniz? Şu takımına olan muhabbetine bakabilir misiniz? Hem dünyasını, hem ahiretini mahvetme uğruna maddi ve manevi dünyasını yıkma uğruna şu yaptığı fedakârlığa bakabilir misiniz? Saatlerce karın üstünde tuttuğu takımını destekliyor ve soğuğa aldırış etmeden, soğuğu hissetmeyebiliyor.

Ama benim öğrencim; Akşam bir fedakârlık yapsan ya da sabah. Soruyorum; “Kaçta kalkıyorsun?” “7:00 de kalkıyorum.”

“Peki, 6:30 da kalksan, 6:00 da kalksan, şu uykundan bir saat fedakârlık yapsan, elli, atmış tane daha soru çözsen, şu kadarlık konuyu daha çalışsan, günde bir saat fedakârlık yaptığında beş ayda ne yapar? Nereden baksan yüz elli saat yapar bu da seni inanılmaz bir noktaya getirir. Sabah bir yarım saat erken kalksan, günde yirmi, otuz sayfa kitap okusan, ayda beş yüz, altı yüz sayfa kitap yapar bu da yılda şu kadar yapar. Her gün yarım saat falanca konu üzerinde çalışsan, beş yılda şu noktaya gelirsin.” dediğimiz zaman;

“Ama hocam yani şimdi sabah 7:00 de kalkmak varken 6:30 yarım saat uyku. Az uyuduğum zaman dengemi kaybediyorum.” diyebiliyorsak; bilgisayarı, televizyonu, eğlenceyi bırakamıyorsak, gezmekten, tozmaktan küçük fedakârlıkta bulunmaktan kaçıyorsak, bunu bile kendimizde bulamıyorsak; o zaman biz bu insanlara ne söyleyeceğiz?

“Sizin işiniz sefere çıkmaktır. Zafer Allah’ın takdiridir.”

‘Celaleddin Harzemşah’

Biz içimde yarım saatlik aşkı, heyecanı bulamazken, biz içimizde hayallerimizi gerçekleştirmek, dünyamızı ve ahiretimizi kazandıracak şeyleri başarabilmek için küçük fedakârlıklarda bulunmazken, kaçarken; bir başkası hem dünyasını hem ahiretini feda etmek için neler, neler, neler yapıyor? Peki, bizde neden yok bu? Neden bu motivasyonu bulamıyoruz? Neden bu aşkı, heyecanı kendimizde bulamıyoruz? Sorun nerede sevgili dostlar? Martin Luther’ın çok güzel bir sözü var; ‘Ölmeye değer bir gayesi olmayan insanların, yaşamaya değer bir gayesi olmaz…’ Müthiş bir söz… Önce insanların ölmeye değer bir gayesi olması lazım. Ölmeye değer bir gaye… Eğer uğrunda ölmeye değecek bir gayeniz, amacınız yoksa o zaman yaşamanızın da bir gayesi yoktur. Niçin yaşıyoruz ki? Yaşamamızın bir anlamı var mı? Sevgili dostlar; büyük davalar, büyük adamlar ister. Büyük fetihler, Sultan Fatihler ister…

Bugün benim ülkemde en çok üzüldüğüm, gençlere en çok kızdığım, en çok sitem ettiğim ya da en çok uyarmaya çalıştığım hadiselerden bir tanesi; on dört, on beş, on altı, on yedi yaşında benim pırıl pırıl gençlerim bunalım takılıyorlar. Depresyondalar. Arabesk takılıyorlar. Bunların hepsinin temelinde; hedefsizlik, gayesizlik, idealsizlik yatıyor. İdealsizlik sizin ruhunuzu öldürür. İnsan bedenini bir başka varlığın bedeninden ayıran en önemli özellik; içimizdeki ruhtur. Yoksa falanca yaratığın da bedeni öldüğünde çürüyor. Bizi de toprağın altına koyduklarında biz de birkaç ay içerisinde çürüyüp gideceğiz.

Eğer bizim bedenimiz bir anlam ifade ediyor olsaydı bizim bedenimizin çürümemesi lazımdı. İşte

bizi, insanı diğer bütün canlılardan ayırt eden en önemli özellik; içinde var olan ruh… İşte idealsizlik bizim ruhumuzu öldürüyor sevgili dostlar. O ruh olmayınca beden de çöküyor. O içerdeki ruh beslenmeyince, dışarıdaki görüntü de çöküntü hâlinde oluyor. Üç-beş gün yemek yemediğiniz zaman; halsizlik, yürüyememezlik, kollar, baş, gövde, her şey bitmiş vaziyette bir görüntü sergilersiniz. İşte içimizdeki ruhunuzu da ideallerle, hayallerle, amaçlarla, gayelerle, uğruna ölümü göze alabilecek kadar büyük ideallerle beslemezsek; bir süre sonra ruhumuzun öldüğünü hissederiz. İçimizdeki ruh öldüğü zaman, işte bugün belki de sayıları milyonlarla ifade edilecek kadar çok olan yaşayan ölülere döneriz. Yaşıyor… Ama aslında ölü… Varlığıyla yokluğu, yaşamasıyla ölmesi arasında hiçbir fark olmayan insanlara döneriz.

Eflatun; “Gövdeyi öldürenden çok ruhu öldürenden korkun. Ölümlerin en korkuncu; ruhun ölümüdür” diyor. Bakın; gövdeyi bir şeyler öldürür korkmayın. Yani bir şekilde hepimiz öleceğiz. Ölmekten, gövdemizi bir şeylerin ortadan kaldırmasından asla korkmayın. Korkacağınız tek şey ruhunuzu öldürmeleri olsun.

Ve işin kötü tarafı; üzerinize bir şey geldiği zaman; bir araba geldiği zaman, ölümden korkarız hemen kenara çekiliriz. Biri elinde bir taşla koşsa kaçarız. Yani birinin bedenimizi öldürmesinden kurtulmak için elimizden gelen her şeyi yaparız. Peki, bunu yaparken bizim içimizde bizi ayakta tutan ve yaşamamızın temel gayesi olan ruhumuzu öldürmek için birileri her gün peşimizden koşarken, bizi kovalarken, her gün ruhumuzun boğazını sıkarken, onu ortadan kaldırmak için, onu parçalamak, yok etmek için her gün adımlar atarken biz ne yapıyoruz?

Neden buna bir dur demiyoruz? “Dur kardeşim! Bedenime zarar verebilirsin. Ayağımı kırabilirsin, kolumu kırabilirsin, kafamı yarabilirsin, burnumu kanatabilirsin. Ama bunların hepsi düzelir. Düzelmese de önemli değil. Ama benim ruhuma zarar verme…” Kolunuz kırılır bir şekilde yerine gelir, ayağınız kırılır bir şekilde yerine gelir, burnunuz kırılır gidersiniz estetik yaptırırsınız, düzeltirsiniz burnunuzu ama ruhunuz giderse, ruhunuz yok edilirse, ruhunuz ölürse o ruhu tekrar canlandırmak, o ruhu tekrar hayata döndürmek, işte o ciddi bir emek, ciddi bir zaman, ciddi bir süreç isteyecektir. O ruhu tekrar ayağa kaldıracak cesareti kendinizde bulamazsanız, bilin ki hiçbir zaman olmayacaktır.

Açık düşmanlardan korkmayın, gizli düşmanlardan korkun. Açık düşman bellidir; elinde kılıç üzerinize yürür. Bilirsiniz ki; savaşacaksınızdır yani; basit sizi yok etmek için uğraşan açık ve net düşmanlarınız var. Bunları saymaya gerek yok. Bunlar bellidir. Bunun için önlem alırsınız. Ama kılık değiştirmiş, size şirin görünen, sizin tarafınızdaymış, sizin arkadaşınızmış gibi görünen, hatta sizi hedeflerinize ulaştırmak için gecelerini gündüzlerine kattıklarını gösteren, size sevimli görünen düşmanlardan korkun.

Kılık değiştirmişlerdir, size şirinlik, şaklabanlıklar yapıyorlar, sizi eğlendiriyorlardır. Sizinde hoşunuza gidiyordur. Ama aslında sizi yok ediyorlardır. Yüzünüze gülerken, alt tarafınıza darbeyi vuruyorlar. Fark etmiyorsunuz. Yanaklarınızı okşarken; “Canım benim, tatlım benim ne kadar güzelsin sen çok başarılısın maşallah. İnternette de çok mahirsin yani nedir bu chat te ben senin üzerine

tanımıyorum.” “Ağabey senin televizyon izlemene hayranım. Sen televizyonda muhteşem program seçiyorsun.” Sizi çok güzel okşarken aslında ruhunuza darbe üstüne darbe vurduklarını görmeniz gerekiyor.

Ruhunuzu onlara teslim etmeyin. Ruhunuzu zedeleyecek, ruhunuza zarar verecek olan kişilerden, olaylardan, etkenlerden uzak durun.

“Destanları yazdıran şey; imkânsızlıklardır.”

Cevabınız

Gizlilik: E-posta adresiniz yalnızca bu bildirimlerin gönderilmesi için kullanılacak.
...