tarafından soruldu
Zamanımızı Çalan Canavarlar…

Maalesef bugün gençlerimizin zamanını çalan ciddi canavarlar var. Bu canavarlar nelerdir? Bu canavarları nasıl yok edeceğiz? Neler yapmamız gerekiyor?

Televizyonun Hayatımızda Kaybettirdikleri

Yirmi birinci yüzyılda gençlerimizin kendilerini keşfetmelerinin önünde büyük engeller var. Kendimizi keşfetmemiz, bulmamız ve sorular sormamız lazım. Ama kendimizi keşfetmemiz adına kendimizi sorgulayabilmemiz için de kendimizle baş başa kalabilmemiz lazım. Ama maalesef gençlerimizin kendilerini keşfetme yolunda soracakları soruların önünü kesen bazı engeller var. Bunların en başında da bugün televizyon geliyor. Düşünmemizi öldüren, düşünmemizin önünde en büyük engel olan televizyondur. Yapmamız gereken birçok şey varken, gençler televizyon izliyor hem de oldukça çok. Öyle ki televizyonlu odadan televizyonsuz odaya geçmek bu devirde hicrettir, babayiğitliktir.

Neden televizyon izleniyor? Televizyondaki renkler, imgeler, şekiller çok hızlı bir şekilde değişiyor. Bu görüntülerin değişmesi de beyindeki bazı devreleri çok uyarıyor. Ve gençler hayatta her şeyin böyle hızlı gelişmesini istiyorlar. Her şeyin canlı, kıpır kıpır, heyecanlı olmasını istiyorlar. Ama hayat böyle değil. Çok durağan, sıkıntılı, sorunların yaşandığı zamanlar da oluyor. Bu zamanlarda da hemen televizyon başına geçip, sıkıntısız o dünyaya geçmek istiyorlar. Televizyon başına oturulunca da müthiş bir rahatlama duygusu oluyor. Dinlendiklerini zannediyorlar ama dinlenmiyorlar sadece rahatlıyorlar. Böyle olunca da bir sorunla karşılaştıkları zaman hemen

televizyonun başına geçip rahatlamayı istiyorlar. O dünyaya girdikleri zaman da bütün her şeyin hallolduğunu zannediyorlar. Oradaki sorunlar çok küçük, çok basit. Yani normal hayattaki gibi değil. Hemen halloluyor, hemen bitiyor ve çok kısa sürüyor. Ve gençlerimiz de hep böyle olmasını istedikleri için zaman geçtikçe tekrar bağlanıyorlar. Ve bağımlı hâle geliyorlar.

Gençler hız arıyor, hareketlilik arıyor. Normal hayatın akışı istediği hızda olmayınca da bu hızı televizyonda buluyorlar. Ve onu bir rahatlama alanı olarak görüyorlar. Televizyonun karşısına geçince bir taraftan hız var, bir taraftan heyecan var. Ellerinde kumanda binlerce kanalda mutlaka aradıkları bir programı bulabiliyorlar ve rahatladıklarını düşünüyorlar. Aslında televizyon sadece gevşetiyor. Ama aynı zamanda enerji kaybına yol açıyor. Tuzağa düşüyoruz; rahatlama tuzağına, gevşeme tuzağına. Saatlerce oturup televizyon izleyerek rahatladığımızı düşünüyoruz. Oysa tam tersi yoruluyoruz.

Televizyonun bir başka zarar verdiği konu da iletişimi zayıflatıyor. Yalnızlaştırmaya başlıyor. Arkadaş, dost ihtiyacımızı televizyondan karşıladığımızdan dolayı insanlarla ilişkilerimiz bozuluyor. Çünkü bunaldığınız zamanlarda, sıkıntılı zamanlarınızda televizyonun karşısında vakit geçiriyorsunuz. Aileler, dostlar başka bir kenara itiliyor. Televizyon, arkadaşlık bağlarını, sohbetleri de yok ediyor. Ahlaki değerler yok oluyor. Her gün cinayet izleyerek, her gün hoş olmayan sahneleri izleyerek normal hayatta da gördüğümüzde çok da anormal gelmemeye başlıyor. Birçok genç bu kadar olumsuzlukların farkında ama hâlâ izlemeye devam ediyorlar. Ve bu soruyu sorduğumuzda aldığımız cevap şöyle; “Yapacak bir şey yok.” Yok mu? Bir gencin yapacak bir şeyi olmaz mı? Hem izlediğiniz zaman bilinçaltınıza ister istemez bazı şeyler geliyor. Her ne kadar “Etkilenmeyiz, ne olacak.” deseniz de zaman sonra izlenen ahlaksız şeyler, cinayet ve daha fazlası belli bir zaman sonra maalesef normal geliyor.

Televizyonun en önemli engel olduğu konulardan biri de; televizyon izlendiği zaman, kitap okumaktan tat alamamaya başlıyorlar. Kitap okumak artık onlara sıkıcı gelmeye başlıyor. Bir sporla ilgilendiklerini düşünürsek, bir yürüyüşe çıktıklarında tat alamıyorlar. Erkekler çoğunlukla futbol oynar, artık futbol oynamaktan çok, izlemek onlara spor gibi gelmeye başlıyor. Ve televizyon izlerken birçok yapacağımız işi, ibadetlerimizi aksatıyoruz. Hızlı hızlı kılıp, sünnetle farzın arasında göz ucuyla televizyona bakıp geçip gidiyor günler. Hatta zaman zaman dört rekât sünneti bile terk edebiliyoruz. Ya da dizi izlerken hemen reklam aralarında namazı kılmak gibi.

Televizyon izlediğimiz zaman çok fazla saatimiz geçiyor. Ne hikmetse televizyon izlerken saatlerce zaman geçiyor da, ders çalışırken zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Günde üç buçuk saat televizyon izlesek, bu haftada bir günümüze tekabül ediyor. Yedi de bir günü aslında biz yaşamıyoruz sadece televizyona ayırıyoruz. Yetmiş beş yaşına kadar yaşadığımızı düşünürsek; on, on beş yılımız sadece televizyonla geçiyor. Bununla tekrar öğrenim görülür. Tekrar üniversite okunur, uzmanlık yapılır. On beş yıla yakın bir zamanımız gidiyor. Eğitim hayatımız zaten o kadar. Bir de en önemlisi amaçlarımızı televizyon yok ediyor. Hayatımızı önemli kılan aslında yaşamamızın nedeni olan amaçlarımız televizyon izledikçe kayboluyor. Bizi pasif konuma getiriyor.

Önce herkesin kendi ilgi alanını keşfetmesi lazım. Resme ilgisi varsa resme ya da müzikle ilgileniyorsa müziğe yönelmesi, kendisini iyi analiz etmesi lazım. Resim yapmak mı, ya da kitap okumak mı hangisi heyecanlandırıyorsa o konuda kendisini geliştirmesi lazım. Mesela kitap okumak desek, televizyon seyretmek yerine kitap okuyarak kendini geliştirebilir.

Televizyonun ömrümüze maliyetini hiç hesapladınız mı? Gelin beraber hesaplayalım. Mesela birinci soru; Günde kaç saatiniz televizyon başında geçiyor? Ben çok iyimser davranacağım. Üç saat diyelim. Yani daha fazla da, üç saat bir dizi. Herkesin mutlaka her gün izlediği diziler, haberler, yarışma, tartışma, kadın programları var. Özellikle bayanlar için üç saat dediğimiz ne ki! Sabah üç saat, öğleden sonra üç saat, akşam bir başka üç saat ama ben çok iyimser davranacağım. Güzel insanlarımı çok fazla incitmeyeceğim. Üç saat diyorum. İlk başta pek ürkütücü gelmiyor değil mi? “Yani ne var hocam günde üç saat, günde sekiz saat, on saat çalışıyoruz. Üç saat de televizyon izleyelim.” diyebilirsiniz.

Bakın o ilk başta ürkütücü gelmeyen saatler gün olur; günler damlaya damlaya hafta olur, ay olur, yıl olur, sonunda da bir ömür olur ve biter. Eğer günde üç saatlik televizyonun bir yılda yiyip bitirdiği zamanı hesaplarsak, ortaya tam tamına bin doksan beş saat çıkıyor. Aman Allah’ım… “Günde üç saat canım ne var?” Üç saat çok küçük, çok basit, etkisiz, önemsiz gibi görünüyor, küçük bir ayrıntı olarak görünüyor. Ama bakın topu topu bir yıl içerisinde hesapladığımız zaman tam bir yıl içerisinde bin doksan beş saatimizi televizyonun başında geçirdiğimizi görüyoruz. Bu da gecesiyle gündüzüyle beraber tam tamına kırk beş gün demek… Aman Allah’ım… Gece gündüz. Sadece gündüzleri saymıyoruz. Sayarsak doksan gün yapıyor. Gecesiyle gündüzüyle beraber tam kırk beş gün ve kırk beş gece…

Peki, bu kırk beş gün ve kırk beş gecemizi yiyip bitirmekle yetiniyor mu? Maalesef yetinmiyor. Arta kalanı ise dizilerin gevezelikleri daha bir yığın lehviyat yani günahlı eğlence ve fuhuşun günah izleri belki araya tesadüfen bir iki bilgi kırıntısı da sıkışmış olabilir. Ona da söyleyecek sözüm yok. Ama bunun da fiyatı bin doksan beş saatlik insan ömrü değildir diye düşünüyorum. “Ama hocam çok faydalı programlar var. Çok güzel diziler var. Şu programı izliyorum. O programda bana şu, şu gibi önemli mesajlar, bilgiler de veriliyor.” Doğru, veriliyor ama o birkaç kırıntının karşılığı bin doksan beş saatlik insan ömrü olmamalıdır.

Tamam, günde üç saatten yılda yaklaşık bin doksan beş saatimizi, kırk beş gün ve kırk beş gecemizi televizyona teslim ediyoruz. “Al benim fazladan zamanım var. Zaten benim öyle çok fazla da yapacak bir işim yok bu dünyada. Ne olacak canım yani üç yüz atmış beş günün kırk beş gününü sana vermişim çok mu!” diye verdik diyelim. Peki, ikinci bir soru; Televizyon canavarının pençesinde can veren bu bin doksan beş saat, bize neler kazandırabilirdi? Yani bu bin doksan beş saati biz televizyon canavarına vermezsek, biz kullanmaya kalkarsak, neler olabilir? Neler kazanabiliriz? Bakın bu rakam bir öğrencinin bütün bir öğretim yılı boyunca gördüğü ders saatlerinden daha büyük yekûndur. İnanılmaz bir şey. Bir öğrencinin bir öğretim yılı boyunca gördüğü yani Eylül’den başlayıp Haziran’ın sonuna kadar iki dönem dâhil olmak üzere okulda gördüğü ders saatinden daha büyük bir yekûn

çıkıyor ortaya. Dershaneler 500, 600 saatlik bir ders veriyor. Diyor ki; “Biz 500 saat veriyoruz.” Öbürü hava atıyor; “Biz çocuğunuza bu sene 600 saat eğitim vereceğiz.” Bakın en fazla 600 ile 650 saat veriyor dershaneler. Bir yıl boyunca üniversiteler bile en fazla altı yüz saat eğitim verebilirken biz elimizle onun iki katını, bin doksan beş saatini televizyona teslim edebiliyoruz.

Demek ki, en azından kayıp bir öğretim yılı var orta yerde. Koca bir öğretim yılını kaybedebiliyoruz. Peki, bu kadar mı? Başka ne yapabiliriz? Bin doksan beş saat içerisinde bir yabancı dili iyi seviyede öğrenmek mümkün. Şimdi yabancı dil kursuna giden arkadaşlarımız lütfen söylesinler. İyi bir seviyeye gelene kadar kaç saat İngilizce dersi görüyorlar? Hesap etsinler bin doksan beş saatlik bir eğitim sisteminde ya da bir dil öğrenme sistemine kayıt olurlarsa eminim herhalde bir Amerikalıdan daha iyi İngilizce konuşabilecek seviyeye gelebilir insanlar. Demek ki, televizyon her yıl bize bir yabancı dil kaybettiriyor. Düşünebiliyor musunuz günde üç saat televizyon izleyeceğimize, günde üç saat bir çalışmayla biz her yıl çok iyi bir derecede konuşabilecek bir yabancı dil öğrenebiliyoruz. Aman Allah’ım…

Biraz daha farklı bir şey söyleyelim; kitap okumayı tercih ederseniz, hani oldu ya “Benim yabancı dille işim yok. Yabancı dilin şu an bana ihtiyacı yok ya da ben zaten yeterince güzel İngilizce okuyorum, konuşuyorum, yazıyorum.” diyorsanız, kitap okumayı tercih ederseniz; ağır bir okuyuşla yirmi beş bin sayfalık kitabı bu müddet içerisinde bitirmeniz mümkün. Hızlı okuyanlar ise bu rakamı yüz binlere çıkarabilirler. Bende diyorum ki bırakın yüz binleri bırakın on binleri, senede birkaç bin sayfa okuyabilenler, aydınlarımız dâhil toplumumuzda acaba yüzde kaçlık bir kesimi teşkil ediyor? Bin doksan beş saat… Günde üç saat kitap, bir yıl içerisinde en ağır okuyan öğrenci, yirmi beş bin sayfa kitap okuyor. Bu ne demek sevgili dostlar? İki yüz elli sayfalık bir kitap olarak düşünürsek, yüz kitap. Muhteşem bir şey. Yüz kitap... Biraz daha hızlı okuyorsa elli bin olsa, iki yüz kitap… Müthiş bir şey… Haftada iki ya da üç kitap…

Ama diyoruz ki, bırakın yüz bini, bırakın on bini acaba gerçekten senede birkaç bin sayfa kitap okuyabilen kaç tane insan var? Demek ki her sene bin doksan beş saatimizi televizyon başında geçirerek yüzlerce kitaptaki binlerce bilgileri, yüzlerce kitabı okumanın güzelliğini kaybediyoruz. Eğer her bir harfi en az on ölümsüz sevap meyvesi veren Kur’an’ı okuyacak olsanız, bu bin doksan beş saat on tane hatim eder. Eğer ağır okuyanlar varsa içinizde üzülmesinler, onlara çift sevap müjdesi var zaten. Veya bu müddetin sadece üçte birini kaza namazını ayırmakla üç yıllık borcu defterden silebiliyorlar. Bakın istiyorsanız senede bir yabancı dil öğrenebiliyorsunuz ya da senede iki yüze yakın kitap okuyabiliyorsunuz bu zaman diliminde. Eğer kendinizi İslami ilme veriyorsanız, senede on tane hatim ya da namaz kılarak üç yüz elli saatle üç yıllık borcu defterden silebiliyorsunuz.

Bunlar benim size söylediğim birkaç tane mesajdan, misalden ibaret. Artık herkes kendi tercihine göre bir liste yaparak maliyet hesaplarına girişebilir. Yapacak çok iş var. Boşa harcanacak hiç zaman yok. Oturalım şöyle bir yirmi dört saatimizi nasıl geçirdiğimize bir bakalım sevgili dostlar. Bir haftamızı, bir ayımızı, bir yılımızı nasıl geçirdiğimize lütfen bakalım. Şöyle dönüp bir geçen yılı bir gözden geçirelim.

Lütfen dönelim ve kendimize gelelim, kendimize bir bakalım. Zamanımızı o muhteşem yaratıcının bize bağışladığı zamanı en güzel şekilde geçirmeye çalışalım. İnşirah suresinde Allah der ki; “İşlerinden boş kaldığın zaman, tekrar çalış ve yorul.” Boş kalma… Bil

Cevabınız

Gizlilik: E-posta adresiniz yalnızca bu bildirimlerin gönderilmesi için kullanılacak.
İstenmeyen Reklam Koruması:
Gelecekte bu doğrulamadan kurtulmak için, lütfen giriş yapınız veya kayıt olunuz.
...