tarafından soruldu
İrade, kişinin eylemlerini, arzu, niyet ve amaçlarına göre kontrol altında tutabilme ve belirleme gücüdür. İrademiz bizim için en önemli unsurlardan biridir. Ünlü bir yazara soruyorlar; “Hayatta muvaffak olmak için ne lazım? Sağlık mı, para mı, zekâ mı, yüksek bir ilgi mi?” “Hayır, hayatta muvaffak olmak için her bakımdan beslenmiş, büyütülmüş irade kuvveti lazım. Bu irade kuvvetine biz fizikteki tabiriyle enerji diyoruz. Sıhhati de, refahı da, kültürü de o oluşturuyor. Bir baba öldü. Uğraş, didin, ara, bul, atıl, bağır, durmak zamanı geçti çalışmak zamanıdır.”diyor.

Siz başarılı, mutlu olmak istiyorsunuz ama iradeniz sizi destekliyor mu? Eğer beraber hareket etmiyorsanız bu çok zor olacaktır. Hayaliniz var, hayal kurduğunuz üniversiteler, işler var. İradenizin de bu hayalinizi desteklemesi gerekir. Bir gün Mecnun Leyla’nın köyüne gitmek için bir deve edinmiş yol almaya başlamışlar. Mecnun’un bütün derdi bir an önce Leyla’nın köyüne ulaşmaktır. Fakat devenin derdi ise başka. O da geriye kalan yavrusunu düşünmekte. Onun hasretiyle yanmaktadır. Mecnun kendindeyken deveyi Leyla’nın köyüne doğru sürmekte. Fakat birazcık dalınca deve geri dönüp yavrusunun olduğu yere doğru koşmakta. Mecnun kendisine geldiğinde biraz önce geldikleri yerden fersahlarca geriye gittiklerini görmekte. Mecnun ve deve bu şekilde tam üç gün boyunca yol almışlar. En nihayet Mecnun bu işin böyle sürüp gidemeyeceğini anlar ve deveye “A devecik ikimizde aşığız. Fakat gideceğimiz yerler birbirine zıt. Onun için seninle arkadaşlık edemeyiz. Eğer bu beraberliği sürdürecek olursak hiçbir zaman hedefe ulaşamayız” deyip, deveyi serbest bırakır.

Siz başarılı olmak istiyorsunuz, mutlu olmak istiyorsunuz. Hayalinizdeki üniversiteyi kurmak, hayalinizdeki işe sahip olmak, iç dünyanızla barışık olmak istiyorsunuz, zirveye çıkmak istiyorsunuz, zirveye tırmanmaya başlıyorsunuz. Ama arzu ve istekleriniz başka yola doğru gidiyor. Rahatınızın bozulmasını istemiyor, bol bol uyumak istiyor, sıcak evinden çıkmak istemiyor, yürümek istemiyor, koşmak istemiyor. Eğer bu sorunu çözmeyip, iradenizi güçlendirmez, onu da yanımıza katmazsanız başarıyı yakalamanız zor olacak. Onun için Arap atı koşarak iki saat gider. Deve ise ağır ağır gider ama gece gündüz yol alır. İnanıyorum ki yavaş yavaş ama gece gündüz giderek başarıyı yakalamamız daha kolay olacaktır.

Nefsimiz, irademiz, iç dünyamızda bizim başarısızlığımı isteyen başka şeyler istiyor. Oturmak istiyor, sırt üstü yatmak istiyor, müzik dinlemek istiyor. Ama bunlar bizi başarısızlığa götürüyorsa ki

götürdüğü ortada. O zaman bizim önce irademize bir ket vurmamız lazım. Önce irademizin farkına varalım.

Tabi nefis dediğimiz kavram da burada çok devreye giriyor. Mesela insanoğlu; keyfi, rahatı, zevki, eğlenmeyi, dinlenmeyi sever. Şuan gençlerin en büyük sorunu o değil mi? Çünkü insanın içinde egosu var, nefsi var. Vücudun yani insanın maddi varlığının menfaatlerini sağlamaya çalışıyor. İyi ki de var yoksa insan acıktığını, susadığını, dinlenmesi gerektiğini bilmez. Fakat vücudun kendisini yönetecek bir müdüre ihtiyacı var. Bu müdür de nefis…

Nefis; insanın içinde bir varlık olarak tarif edilebilir. İçimizde var olan bu nefis; çok hırçın bir varlıktır. Şiddetli arzuları olan bir şeyi tutturdu mu onu isteyen, inat eden, ille de bunu ver bana, bunu al diyen adeta yaramaz bir çocuk gibidir. Laf dinlemez, sözden anlamaz. İsterim de isterim… Küçükken yemek yemek, bakkaldan bir şeyler almak; çikolata, şeker, dondurma, kola gibi şeyler ister. Artık ilkokul, ortaokul, lise derken gençlik yıllarında bedenin ve nefsin arzuları farklıdır. Sonra üniversiteyi kazanmak ister. Üniversite de nefsin beklentileri değişir. Okul bittiğinde evlenmek ister. Evlilik hayatından sonra iş, makam, mevki, şan, şöhret, para, hırs… Nefsin sürekli istekleri ve arzuları vardır. Bizler genelde düşmanı dışarıda arıyoruz. Fakat dışarıda da düşmanlarımız çok ama bizim en büyük düşmanımız içimizde. Nefsimiz, egomuz…

Egomuz; insanlarla sürekli bir çatışma ve mücadele içindedir. Dünyayı bir savaş alanı olarak gösterir bize. Birilerini yarışta geçmemiz, birilerinden daha iyi giyinmemiz, daha iyi konuşmamız, daha güzel yiyecekler yememiz, daha güzel evlerde oturmamız gerekir. Sürekli bizi bir şeylere sevk eder. Daha rahat olma ve daha büyük zevkler peşinde koşturmaya çalışır bizi. Egomuz; her şeyin bizim karşımızda olduğunu, düşmanımız olduğunu söyler. Cevaplandırmamız gereken bir soru var. Dışarıdaki hayat bize karşı mı, bizim yanımızda mı?

Bir gazeteci Einstein’a “İnsanoğlunun yanıtlaması gereken çok önemli bir soru var mı?” diye sorduğunda, Einstein; “Evet, o da şu; Evren dost mu, değil mi?” Evren bizim dostumuz mu? Buna karar vermemiz lazım. Başarısız olan insanlara baktığımız zaman hayatı, dünyayı, evreni kendilerine bir düşman olarak görüyorlar. Yaratıcı dünyayı sana düşman olarak yaratmadı ki. Yaratıcı dünyayı, evreni senin için yarattı. Kâinatı yaratma nedeni sensin. Hep hayatın, insanların bize karşı olduğunu söyleriz ve nefsimiz her şeyi ikiye böler. Ben ve başkaları. Benim gibi olanlar ve benim gibi olmayanlar. Bana benzeyenler, benim gibi düşünenler, bana benzemeyen ve benim gibi düşünmeyenler… Hoşuma giden şeyler, hoşuma gitmeyenler…

Güzel çirkinden, çirkin güzelden hoşlanmaz. Zengin fakirden, fakir zenginden hoşlanmaz. Akıllı adam aptaldan, aptal da akıllıdan nefret eder. Bize benzemeyen kötüdür, düzeltilmelidir, yontulmalıdır ya da yok edilmelidir. Nefsimiz bize bunları söyler. Oysaki insanın özü bir tarlaya benzer. Ve o tarlaya iyilik ve kötülük tohumlarını birlikte ekeriz. İş hangi tohumu büyüttüğümüze bakar. Eğer biz iyilik tohumlarını büyütür, sular, gübreler, zamanı gelince ilaçlar, budanması gerektiği zaman budarsak, onları yetiştirir beslersek mahiyet itibariyle iyi bir insan; nefsini terbiye etmiş, kontrol altına almış bir insan olur.

Nefis; bir canavardır. Eğer o canavarı dizginlemezsek o canavar sonunda bizi de yutacaktır. Nefsini ıslah etmeyen ferah bulamaz, huzur bulamaz, mutluluk bulamaz. Nefsini dizginlemeyen başarıyı bulamaz. Yakalasa bile o başarıdan zevk alamaz. Çünkü sürekli yeni şeyler çıkarır karşımıza. Bir işe girmemizi ister, bir işe girerseniz; şef olmanızı ister, şef olursunuz; müdür yardımcısı olmanızı ister, müdür yardımcısı olursunuz; müdür olmanızı ister, müdür olursunuz; genel müdür olmanızı ister. Yani sürekli sizden bir şeyler ister ve sahip olduklarınızın tadını çıkartamazsınız. Haz duyamaz, mutlu olamazsınız. Nefis; bir bebek gibidir. Süt emen bir bebek gibidir. Eğer onu zamanı gelince sütten kesmezseniz; onun bırakmaya hiç niyeti yoktur. Ve her emdiği süt onun daha da güçlenmesine ve bizi daha da mutsuz etmesine neden olur.

Nefis; bir akarsudur. Eğer onun önüne baraj kurmazsanız; ondan faydalanma şansınız yoktur. Nefsin sahip olduğu özellikleri hedeflerimize ve hayallerimize kanalize edebilirsek o zaman başarılı oluruz. Ders çalışırken, bir işle uğraşırken, hayallerimizi gerçekleştirmek için yorulduğumuz zaman nefsimiz dinlenmeyi arzu ettiğinde onun hırslı olma, inat etme, başarma arzusunu kullanırsak işte o zaman nefsimiz bizim yanımızda olur. Aylarca gece gündüz çalışmış, tarlanıza buğdayınızı, arpanızı ekmişsiniz. Harman günü gelmiş, günlerce o güneşin altında terler dökerek harmanınızı biriktirmişsiniz ve artık kış sizin için rahat geçecek çünkü siz emeğini vermişsiniz ama bir anlık gafletinizden küçük bir kıvılcım bütün sermayenizin yok olmasına neden olabiliyor.

İşte başarısız olan insanların, başarısızlığın altındaki en büyük etken bu. Onlar iyi çalışıyorlar, inanıyorlar, gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Ama öyle bir an geliyor ki küçük bir kıvılcım, nefislerine uymaları, yaptıkları bütün çalışmaların boşa gitmesine neden oluyor.

Nefsin mertebeleri vardır. İlk mertebesinde sürekli isteklerde bulunur. Bizim mutsuz olacağımız, başarısız olacağımız şeyleri ister. Sürekli emirler yağdırır bize. Şeytani istekler de bulunur. Hırsızlık yaptırır, katil olmamıza sebep olur. Yeter ki istediği yapılsın. Birinci mertebedeki nefis her türlü kötülüğü ister. “Git şu kişiye eziyet et, parasını gasp et, ben şu makamı istiyorum.” Her kötü şeyi ister. Şeytani çünkü. İyi bir şey istemez.

Bu gibi sözlerle kötülüğe, başarısızlığa, mutsuzluğa götürür ve istediği yanlışı yaptırır. Ders çalışmak istiyorsunuz. Nefis hemen başlıyor; “Bırak dersi şimdi en sevdiğin dizi başlıyor.” Mücadele ediyorsunuz onunla “Hayır ders çalışmam lazım” diyerek. Bu defa; “Yarın sekiz de kalkacaksın ya altı da kalkarsın o iki saatte çalışırsın” “Evet, aslında sabah iki saat erken kalkarsam olur” diyorsunuz ve sabah da altıyı bırakın sekiz de bile değil siz onda kalkıyorsunuz. Nefsin tek bir işi var; o an size isteğini yaptırmak. O an o istediğini yaptırmak için her türlü şeyi söyler. Yaptırdı mı, sonrası onu ilgilendirmiyor geçer karşınıza kahkahalarla güler. Dalga geçiyor sizinle. Nefsin sizinle dalga geçmesine, alay etmesine nasıl müsaade ediyorsunuz?

Onu yaptırana kadar isteklere devam eder. Ama ikinci mertebeye geldiğinizde; yaptığınızda içinizde bir pişmanlık olur. “Nasıl böyle bir şey yaptın? Sınavları kazanman gerekirken senin için bunca imkân önüne serilirken, sen nasıl böyle bir şeyi yaptın? İşte bu nefsin ikinci mertebesidir. Ama bu çok önemli hassas bir mertebedir. Ama burada dikkatli olmak lazım. Çünkü ilk mertebeyle yan

yanadır. Bir an gaflete düşerseniz tekrar eski yerine yuvarlanıverir. Önce dağa tırmanmak istemez, sonra tırmanmaya başlar, ama zorlanır. Zorlanmasına aldırış etmeden yola devam ederseniz zirveye doğru çıkarsınız. Eğer sese kulak verirseniz, düşersiniz. Yani ikinci mertebe pişman olma mertebesidir. Pişman olursunuz ama bakın bu ikinci mertebe sınavlar bittikten sonra bir anlam ifade etmiyor.

Üçüncü basamağa çıktığınızda artık önünüz açıktır dostlar. Çünkü üçüncü basamakta; ikinci basamakta yapmış olduğunuz şeyleri sürekli yaparak, onları destekleyerek, iyi bir insan olma yolunda hareket ederek, gıybet etmeyi bırakarak, insanlara tebessüm ederek, insanlara iyilik eli uzattığınızda, insanların kötü taraflarını değil güzel taraflarını görmeye başladığınızda, büyükler için eşinizle tartışmayı, kavga etmeyi, evliliğinizi cehenneme dönüştürmeyi bırakıp birlikte paylaşabileceğiniz güzel şeyleri görmeye başlayarak paylaştığınızda artık üçüncü mertebede sağlam bir noktada olursunuz.

Yanınızda en güzel diziler oynanıp birileri seyrederken, teneffüslerde, gece geç saatlerde, sabahın erken saatlerinde kalkıp ders çalışıyor olmanız, dışarıda arkadaşlarınız sizi telefonla arayıp, eğlenceye davet ederken, bir yerlere çağırırken, tuzaklara, çukurlara doğru çekerken siz onlara ‘hayır’ kelimesini kullanabiliyorsanız artık üçüncü mertebedesiniz. Dağa tırmanmak için sürekli tırmanmak lazım. Bisiklete binerken, bir sefer pedal çevirdiğinizde bir adım atarsınız çevirmezseniz düşersiniz. Bisikleti sürebilmek, ilerleyebilmek için sürekli pedal çevirmeniz gerekir. Bir işi sürekli yapmak lazım. Onun için güzellikleri, doğruluğu, çalışkanlığı hayallere gidecek olan yolun adımlarını, her gün atmaya başladığınızda göreceksiniz ki hedeflerinize doğru hızla ulaşacaksınız. Ama bu üçüncü basamakta da şımarıp tekrar eski hâlimize dönmememiz lazım. Yani şımarmaya zaman yok. Her an küçük bir hata, her an küçük bir yanlış sizi mahvedebilir. Tekrar eski tembelliğe doğru götürebilir.

Cevabınız

Görüntülenecek adınız (isteğe bağlı):
Gizlilik: E-posta adresiniz yalnızca bu bildirimlerin gönderilmesi için kullanılacak.
İstenmeyen Reklam Koruması:
Gelecekte bu doğrulamadan kurtulmak için, lütfen giriş yapınız veya kayıt olunuz.
...