Duvarlar Çok İşe Yarar

İşte, aynı şey hepimizin gözünün önünde olup bitiyor, ama orada görülmesi gerekeni ancak birimiz görüyoruz, çünkü onunla ancak birimiz ilgiliydik, onunla en başta ilgi kurmuş olanımız, bu hepimizin gözü önünde olup biten o küçük, o küçücük olaycıktan çıkartılması gereken dersi çıkartmıştı.

Ama mesele elbette, onun bu dersi çıkartmış olmasıyla bitmiyordu: o ders, bundan böyle hepimiz için yeri geldiğinde kullanılabilecek, istifade edilecek ve hayatımızı etkileyecek bir yaşama ilkesi haline getirilmiş oluyordu. Bir hapishanenin dört duvarı arasında yıllarını geçirmiş olan birisi, bu duvarların arasında görebileceği hiç bir şeyin bulunmadığını düşünerek yıllarını harcayabilir.

Ve günün birinde o duvarların arkasına bırakıldığında, o duvarlardan tahliye edildiğinde birdenbire kendisini mahvolmuş birisi olarak hissedebilir: o insan belki de gerçekten mahvolmuş birisidir: sırf kendisini öyle hissettiği için! Ama o aynı insanı bir başka biçimde tahayyül etmemiz de mümkün. Niçin her defasında karşımıza bir Alkatraz kuşçusu çıkmasın! Onun yaptığı aslında herkesin yapabileceği bir şeydi, ama bunun böyle olduğunu ancak o iş bir kez gerçekleştirildikten sonra kavrıyoruz.

Bir hapishane avlusunda, yağmurlu bir günün ortasında, uçmasını becerememiş minik bir serçe yavrusuyla herkes karşılaşabilir, ama serçeyi hoyrat parmaklarının arasına aldıktan sonra avucunun ve giderek kalbinin yumuşadığını fark edemeyen için böyle bir fırsat hiç olmamış mesabesinde kalır. Oysa Alkatraz kuşçusu için kuşun yumuşaklığı ile kalbin yumuşaması halinin üst üste gelmesi bütün bir hayat telakkisinin değişmesine, önümüze yeni imkânların çıkmasına yol açan bir fırsat olur.

Bir başkası, başka bir hapishanede, eline geçen bir gazete kupüründeki bir satranç enstantanesinden yola çıkarak hayalinde satranç oyunları kurar; çoğu kimsenin satranç tablası üzerinde başaramadığını o, hücresinin duvarlarına bakarak geliştirir: öyle ki, o duvarların arasından tahliye edildiğinde hayatında bir kez olsun gerçek bir satranç oyunu oynamamış olmasına rağmen o oyunun ustalarını mat etmeyi başarır. Elbette bu sonuç bedeli ödenerek elde edilmiştir. O, başta bir hiç gibi duran insan, kimsenin hayal edemeyeceği oyunların üstesinden gelebilmek için günlerini, gecelerini harcar, nice oyunlar kurup bozar ve sonunda her satranç oyuncusuna nasip olmayacak olan o sekiz hamle, dokuz hamle sonrasını hesaplayabilmek maharetine ulaşır.

Bir başkası da, bahçesinde gezinirken bir kuşun veya bir arının bahçe çitlerinin üzerinden uçup komşu bahçeye geçtiğini görür. Bu aslında herkesin, hepimizin her gün görüp durduğumuz bir “olay”dır. Ama acaba aramızdan kaç kişiye bu olay bir özgürlük meselesinin kavranmasında öncü olabilmiştir? Bizim kahramanımız, buradan insanın temel meselelerinden biri sayılan özgürlükle ilgili bir çözüme ulaşılabileceğini düşünür. Onca özenle meydana getirilmiş bahçe çitlerinin özgürlük karşısında yalnızca kadastral bir değere indirgendiğini görür. Oysa kadastro düzenlemeleri tam da sınırların belirlenmesi için yapılır. Fakat bu sınırlar bir kuş için, bir arı için ve bilhassa insanın düşünce ufku açısından ötesine geçmeye heveslendirici bir payın sahibi olurlar. Bu, kadastro sınırlarının ihlâlini değil, fakat bu sınırların arkasında başka dünyaların var bulunduğunu hissettirmelidir, yoksa çizilmiş olan sınırlar çizildikleri yerde durmaya devam ediyor. Fakat bütün bunları öne sürerken ahmaklara mahsus bir davranış ve düşünüş biçimini göz ardı etmememiz de gerekiyor: vaktiyle valinin birinin kuşu kaçınca kentin kapılarının kapanmasını emretmiş! Böylece kimilerinin kurulu çitlerden özgürlük fikrine ulaştığını, kimilerinin de açık kapıları kapatarak özgürlüğü kısıtlayabileceğini düşündüğünü görüyoruz.

Fakat her halükârda bizi özgürlük meselesi üzerinde düşünmeye sevk eden vakıanın çitler, duvarlar olduğunu görüyoruz. İnsanın kafasının içinde oluşturulmuş bulunan çitler de aslında onlara özgürlükle ilgili çağrışımlar ve fikirler ilham eder. Çitleri koyan ve çitlere karşı mücadele eden hep aynı insan duruyor karşımızda: bu hal de bir insanlık durumunun özeti haline geliyor. İnsanın düşüncesi bir bakıma harflerle, notalarla ve sayılarla sınırlanmış gibi görünüyor.

Önümüzde duran 29 adet harf, 8 adet nota ve 0-9 arasındaki on adet rakamsal işaret, bizim düşünsel ufkumuzu sınırlayan işaretler olarak duruyor. Ne var ki, düşünme ufkumuzun önünü açan da, gene bu sınırlar içinde duruyor. 29 adet harfe müracaat ederek düşüncemizin sınırlarını, sekiz adet notaya bakarak melodi dünyamızın sınırlarını ve on adet rakam işaretine bakarak da sayısal alandaki sonsuzluğu zorluyoruz. Bir bakışta bizi sınırlandırır gibi duran işaretlerin, çitlerin, duvarların.. bir başka görüngüden tam da aksi istikamette bir işlev gördüğünü ve bizi sınırlamak yerine, sınırları aşmamıza yaradığını söylüyoruz. İnsan düşüncesinin sonsuzluğu olsun, hatta Allah kelamı olsun, işbu yirmidokuz harfle sınırlanmış bir elifba’nın çerçevesi içinde dile geliyor.

Sonsuz melodilerin zenginliği sekiz adet notadan çıkartılıyor. Ve nihayet rakamların sonsuzluğu ve sonsuzluk düşüncesi on adet rakama başvurularak ifade ediliyor. Her kısıtlanmışlığın içinden bir sonsuzluk çıkartılabiliyor ve her sonsuzluk eninde sonunda birkaç işaretle dile getirilen bir formülün içine sıkıştırılabiliyor. Bizi kısıtladığını düşündüğümüz duvarlar çok işe yarıyor bu yüzden: kendimizi kısıtlanmış hissetmesek belki düşüncenin sonsuzluğunu da fark etmezdik.

İnsan oluşumuzun değerini de bilemezdik, onun değerinin içine gömülü bulunduğumuz bu ölümlü, bu dayanıksız, bu günün birinde çürüyüp gideceğinden emin olduğumuz topraktan hâsıl edilmiş bedenin içinden fışkırdığını anlayamazdık! İnsanı hayvandan aşağı düşüren şeyin bu bedenin içinde gizli olduğu gibi, onu melekten üste çıkaran şeyin de bu aynı bedenin içinde gizli bulunduğunu kavramamız mümkün olmazdı: onu mümkün kılan, insanî değerin beden içindeki kısıtlanmışlık hali değil mi? Öyleyse: “Yaşasın duvarlar!” diye bağırmaktan niçin kaçınalım?

Güncelleme: 5 Haziran 2020 — 09:47
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments