Edep ve Millet

Mahatma Gandi’nin, bir keresinde şöyle söylediği nakledilir: “İşte milletim! Mademki onların lideriyim, onlara ayak uydurmam lazım.” Binlerce yıl önce, Mısırlı bir bilge (onun İdris aleyhisselam olduğu hakkında da ciddi bir kanaat vardır), Hermes, Firavun’a dönerek şöyle demişti: “Nuru ara! Bir hükümdar, ancak milletinin kalbindeki nuru görürse onu iyi idare edebilir.”

Çünkü Hermes’e göre asıl insan nurdur; belki insanlar bu nuru tanımazlar, belki onu ihmal ederler, fakat hakikat budur. Her insan için bu nur her şeyden yakındır, çünkü onun kalbindedir. İki toplum liderinin farklı bağlamlarda söylenmiş bu iki farklı cümlesi, sanki birbirinin kopyası gibi duruyor.

Hermes’in derinliği ile Gandi’nin pratiği yan yana getirilince, liderin, milletine ayak uydurabilmesi için, milletinin kalbindeki nuru görmesi gerektiğini anlıyoruz. Nedir milletin kalbindeki nur ve ona nasıl ayak uydurulur? Bizim, kendi milletimizin özel gerçekliğinde bu milletin lideri mesabesinde duranlar, onun kalbindeki nuru keşfedebiliyorlar ve ona ayak uydurabiliyorlar mı? Milletin kalbindeki nuru keşfedebilmek için ne yapmalıdır?

* Kendimizi böyle bir sorunun muhatabı sayarken, burada, “edep” teriminin aynı zamanda bir yöntem olarak kullanılması gerektiğini de aklımızda tutmaya çalıştığımızı söylemeliyiz. Edep harcıâlem anlayışın dışında (ki o anlayışa göre yalnızca nezaketli ve hürmetli davranış biçimini ifade ediyor) terimin asıl hedefi istihdaf edilerek bakıldığında, hakikati dosdoğru ortaya koymaktır.

Edep, yalan karşısında hakikate sözcülük edecek tavra sahip çıkmaktır. Edep, ceberut yalan karşısında, sessiz hakikatin yanını tutmaktır. Kuzey Afrikalı bir bilgeden nakledilen şu cümle de, bu bakımdan çarpıcı bir gerçeği dile getiriyor: “Edep nedir bilir misiniz? Bedenden bir organın kesilmesi gerektiğinde acıtıp incitmemesi için kılıcınızı bilemek, keskinleştirmektir edep.” * Fakat edep kavramının öteki yüzünü görmeden, onun bir yöntem olarak nasıl kullanılabileceğini kavramak imkân dâhiline girmez.

Evliyaullahtan Muhammed-ül-Esfenci, amansız bir illete duçar olmuştur. Ona diyorlar ki: “Ey seyyidlerin seyyidi! Hak, bu belaya hedef olarak düşmanlarından kimseyi seçmiyor da, onu niçin senin gibi bir velisine veriyor?” O da şu cevabı veriyor: “Sus! Edep hatasına düşme! Bana ilahi ihsanların hazinesi gösterildi. Orada musibet ve beladan daha şerefli ve faziletli hiç bir nimete tesadüf etmedim.

Bu hal, ben istediğim için oldu. Eğer sen, Tarsus’ta, bir dağdaki mağarada, illetlerin en büyüğüne uğrayıp da şükreden üstün zatı görseydin ne derdin? Onun vücudundaki deriler dökülüyor ve göz göz olan bedeninin her tarafından pıhtılar ve irinler akıyordu. Sinekler ve böcekler her tarafını noktalamışlardı. Bu zat, bütün gün bu hale dayanır ve hakikat kıblesine dönerek sabaha dek ibadet ederdi. Ya onu görseydin ne derdin?”

Böylece, edebin, biri, insanın kendi nefsine yönelik, öteki başkalarına yönelik iki veçhesinin bulunduğu anlaşılıyor. İnsanın kendine dönük veçhesiyle edep kendi kusurlarını bahane ederek yapması gereken işten (ve mesela ibadetinden) uzak durmamasını öngörüyor. Başkalarına yönelik olan yüzüyle de, başkalarındaki meziyeti (ve mesela onların kalbindeki nuru) görmeyi öngörüyor.

Bu cümlelerin bizi, tasavvuftaki: “Herkes iyi, bir ben kötüyüm” anlayışına ulaştırabileceğini de umabiliriz. Ve belki de, edep tavrının aslı böyle bir cümlede içkin bulunmaktadır. Herkesin iyi, fakat yalnızca kendisinin kötü olduğuna kani olan birinin başkalarında kusur araması ve bulması imkân dışı kalır. Bilakis, böyle bir anlayışa ulaşan biri kendindeki eksiklikleri ve başkalarındaki meziyetleri görmeye çalışır: bu anlayış da, o kişinin boyuna kendisini düzeltmesinin yolunu açık tutar. Ancak gene de, burada, edebin kendine özgü bir karşıtlık ilişkisiyle ilgili niteliğini göz ardı etmemek gerekiyor. İnsanın, boyuna kendi nefsindeki eksiklikleri görmesi, aslında eleştirel bir tavrın öne çıkmasını gerektiriyor.

İşbu eleştirel tavır, öncelikle kişinin kendi nefsine yöneliyor, fakat bu, aynı eleştirel tavrın, hakikatin örtülerinden kurtarılması anlamında başkalarına yöneltilmesine engel olmuyor. Bilakis aynı eleştirel tavır, hakikatin açığa çıkartılmasına da yardımcı oluyor ve bu anlamda edep, kılıcın keskinleştirilmesini gerektiriyor. * Edep ile ahlâk arasındaki ilişkiye baktığımızda, bazen ahlaka aykırı sayılmayan bir durumun edebe uygun görülmediğine rastlanabilir.

Belli bir davranış ahlaken aykırı telakki edilmeyebilir, fakat aynı hareket edep yönünden uygunsuz sayılabilir; bazen de bunun tersi bir durumla karşılaşılabilir: belli bir davranış ahlâkça uygun düşmeyebilir, fakat edeben uygun olabilir. Örnek: eve misafir gelmişken onun müsaadesini almadan, misafirin oturduğu odayı süpürmeye kalkışmanın ahlaka aykırı bir yanı yoktur, fakat bu hareket edebe uygun görülmez. İkinci duruma örnek, gene tasavvufta, büyüklerin emrinin edepten üstün olduğuna dair telakki tarzı içinde verilebilir. Büyük sayılan kişinin öyle bir emri vaki olabilir ki, bu emrin yerine getirilmesi zahiren edebe uygun görülmeyebilir, buna rağmen gene aynı edep tavrı o emrin yerine getirilmesini gerektirir. Faraza büyük sayılan kişi öğrencisine dese ki: “Gel başıma otur!” Bu emre uyulması öğrenci bakımından zahiren edebe aykırı görülür, fakat ortada, büyükten sadır olmuş bir emir bulunduğu için ona da uymak gerekir ve bu durumda edebe uygun olan hareket doğrudan emrin yerine getirilmesi olduğu için, emrin muhtevasına bakılmayarak söylenen şeyin gereği yerine getirilir.

Böylece, bir büyüğün tepesine çıkmak kabilinden zahiren edebe uygun görülmeyen bir davranış tarzı, bir başka bakımdan edepli tavrın kendisi haline gelir. Buradaki edep tavrı, belli bir disiplinin sağlanması amacına matuf olarak bazı emirlerin tartışmasız biçimde yerine getirilmesini öngörüyor, diyebiliriz. Özellikle savaşta komutanın emirlerine tartışılmadan riayet edilmesi, o belli durumun gerektirdiği edep tavrının içinde mündemiçtir. İnsanlar bazen akıl erdiremedikleri emirlere de riayetkâr olma durumunda bulunurlar. Bunun böyle olmasını, bu özel durumun gerektirdiği edep tavrı belirler. * Milletinin başında bulunan bir lider için edep tavrı kendi milletinin kalbindeki nuru keşfetmektir, diyoruz. Bizim kendi milletimizin özel gerçekliğinde bu nurun, ona kimliğini veren din olgusunda keşfedilebileceğini söyleyebiliriz: din, yani İslâm. İslâm ıstılahında millet kelimesinin aynı zamanda din anlamına da geldiğini hatırlarsak, bu bağlamda din ve millet kelimelerinin nasıl birbirinin içinde mündemiç olduğu ve birbirini tamamladığı da anlaşılabilir olur. Bu anlamda, İslâm milletine lider olma mesabesinde bulunan birinin, kendi önderliğini ancak milletinin arkasından giderek gerçekleştirebileceği ifade edilmiş oluyor. Ve burada aynı zamanda, kimin kimden büyük telakki edilmesi gereği de öne çıkıyor: lider denilen kişi kendisini milletinin üstünde mi tutuyor, yoksa milletini mi büyük sayıyor?

Bu durum “el emri fevkal edeb” (emir edepten üstündür) düsturunun uygulanma istikametinin belirlenmesinde önem kazanacaktır. Batılı değer yargılarına ve düşünme biçimine göre ulaşılabilecek muhakeme tarzına çelişkili görünebilecek hususlar, İslâm milletinin gerçekliği ve onun kafa yapısı bakımından düşünüldüğünde, bu demektir ki, kim kimin hizmetinde bulunduğu noktasında (lider mi milletin hizmetinde, millet mi liderin), durum, berraklık kazanır. Millete lider olma pozisyonunda bulunanlardan, milletlerinin kalbindeki nuru arayacakları yerde, kendi önyargılarını millete telkin etmeye çalışanlar görüldüğünde, bu zevatın edebin neresinde durduğunu anlamak da böylece kolaylaşmış olur.

Güncelleme: 5 Haziran 2020 — 09:47
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments