İslâm Kıskançtır

İslâm kıskanç bir dindir. Kendisinin zuhur ettiği yerde bir başkasının (batıl olanın) zuhuruna göz yummaz. Kendisi varsa, bir başına var olur. İktidarını, hâkimiyetini başkasıyla paylaşmaz. Müslümanların her türlü olumsuz şartlar altında dinlerini muhafaza edebilme hususunda aynı dinin gösterdiği esneklik, onun hayata intibak kabiliyetinin bir başka özelliğidir. Müslümanlar kendilerine en zıt olan şartlarda bile dinlerinin gereklerini, isterlerini yerine getirebilme imkânlarıyla donatılmışlardır.

Ancak bu, İslâm’ın Müslümanları o şartlara razı olmaya ve o şartlara boyun eğmeye, içinde yaşadıkları şartlara ram olmaya ittiği anlamına çekilmemelidir. Tersine, Müslüman, içinde yaşadığı şartları temelinden Müslümanca şarta dönüştürmekle görevli kılınmıştır. İslâm’ın siyaseti de, mevcut şartlara ve kurulu düzene rağmen, her hâlükârda dünyaya müdahale etmeye hazır beklemektedir. İslâm’ın bu özelliği, Müslümanlar ellerinde herhangi bir siyasal güç bulundurmadığında bile, onun dünyaya müdahaleden geri durmasını önlemektedir.

Dolayısıyla İslâm’ın siyasetini yalnızca Müslümanların ellerinde bir siyasal güç bulundurup bulundurmadıklarına bakarak kestirmek mümkün olmaz. Müslümanların ellerinde bir siyasal güç bulundurmadıklarına bakarak İslâm’ın siyaset sahnesinde yer almadığı neticesine varmak, onu başka ideolojilerle karıştırmak anlamına gelir ve bu da yanlış hükümlere yol açar. Söylediklerimizin anlamlandırılması bakımından İslâm’ın Mekke dönemini hatırlamak yeterlidir. O dönemde Müslümanlar ellerinde herhangi bir siyasal ya da maddî güç bulundurmuyorlardı; bilakis baskı altında tutuluyorlardı.

Buna rağmen ortada Müslümanlara mahsus bir mücadelenin yürütüldüğü de kabul ediliyordu. Gerçi bu mücadele, bizim şimdiki bakış açımıza göre “siyasal” nitelikli bir mücadele değildi, Resulullah (sav) bir iktidar mücadelesi vermiyordu. Bu bakımdan “modern” siyasanın jargonuna göre düşünüldüğünde O’nun yürüttüğü mücadeleye siyasal mücadele demek yerinde olmaz; ona böyle bir isim takmak bir yakıştırma mesabesinde kalır. Buna rağmen, yürütülen mücadele, neticede siyasal niteliğini de kazanmıştır. Çünkü neticede Müslümanların yönetimiyle ilgili bir “yönetim biçimi” ortaya çıkmıştır. Hedef gerçi siyasal mücadele değil, hedef hele bir iktidar mücadelesi hiç değil. Hedef, bunların dışında, insanların Müslümanca yaşayabilmelerinin önünü açmaktır. İnsanların Müslümanca yaşamalarının önündeki mâniaları kaldırabilme sadedinde savaş dâhil, her türlü mücadele yöntemi denenebilir.

Çünkü bu yöntemlerin her biri Müslüman olanlara karşı uygulanmaktadır. İslâm’ın bu konulardaki genel ilkesiyse misilleme uygulamaktır. Bu itibarla Müslümanlara savaş açanlara karşı savaş açılır. Müslümanların “hâkimiyetlerini” başkalarıyla paylaşmayacağını söyledik. Hâkimiyetin paylaşılması aslında bu kavramın tabiatına ters düşer. Fakat buna rağmen Müslümanlar, herhangi bir biçimde başkalarının hâkimiyetine bağlı bir hayat sürdürüyorlarsa, bu, sadece zorunluluk durumuyla izah edilmelidir. Böyle bir durumda başkalarının hâkimiyetini paylaşmak söz konusu değildir. Aslolan böylesi bir geçici hayat da değildir. Aslolan, Müslümanların kendilerine mahsus yönetimleri içinde yaşamalarıdır. İmdi bu son söylediklerimiz muvacehesinde ortaya çıkan soru şudur: başkalarına ait bir hâkimiyet altında yaşamaya mecbur olmuş Müslümanlara düşen bir görev var mıdır? Varsa nedir?

Onların ne yapması gerekir? Ne yapmaları beklenir? Bu sorunun berrak bir cevabına ulaşabilmek için durumun berrak biçimde kavranılması gerekiyor. Bir Müslümanın başkasının hâkimiyeti altında yaşamaya mecbur bırakılması, ortada, onu bu mecburiyet altında tutan bir gücün var olmasını gerektirir. Ona karşı açılmış bir savaşın var olduğunu gösterir. İsterse bu savaşın adı konulmamış olsun… Mademki, bir Müslüman, kendi hür ve müstakil iradesinin dışında bir hayatı yaşamaya mecbur tutulmaktadır, ortada her hâlükârda bir zorbalık var demektir. Yapılacak şey, bu zorbalığın bertaraf edilmesini sağlamaktır. Müslümanı kendi hâkimiyeti altında tutan gücün, ortada bir savaş halinin bulunmadığını ileri sürme zımnında ona ibadetlerini istediği gibi yapmakta serbest bırakıldığını beyan etmesi kabul edilebilir bir argüman olamaz. Çünkü bu iddia sahibi, Müslümana, aynı zamanda, onun ibadet etme serbestîsinin kendisi tarafından bahşedildiğini de ikrar etmiş olmaktadır.

Başka bir ifadeyle, Müslüman ibadetlerinde ve sair amellerinde serbest bırakılmış olsa bile, bu serbestlik, hâkim gücün kontrolü altında gerçekleştirilmektedir. Bu da zaten, Müslümanın, bir başkasının hâkimiyeti altında yaşamakta olduğunun beyanı anlamını taşır. Müslümanın böyle bir hayat tarzına razı olabilmesi, onun, bilinç düzeyine bağlı kalır. Fakat şimdi sözü edilen Müslüman tipi bilinçli olandır; bilinçsiz olanın tavrı zaten sadet dışıdır. İmdi böyle bir durumda Müslümanın nasıl hareket etmesi gerekiyor? Ona denilse ki: “Gel, durumu insanların oylamasına sunalım, insanlar senin dinini seçerlerse yönetim senin olsun, benim dinimi seçerlerse yönetim benim elimde olsun! Ve bu seçimi belirli peryodlarla tekrarlayalım.”

Böyle bir teklif elbette bir aldatmacadan başka bir şey olmayacaktır. Çünkü teklif edilen “seçim” her hâlükârda yabancı iradenin hâkimiyeti altında gerçekleştirilmiş olacaktır. Böyle bir seçimde Müslümanın bulunduğu taraf çoğunlukta kalmış olsa bile ve böyle olduğu için öngörülen şarta göre yönetim ona bırakılmış bulunsa bile, Müslümanın, burada yönetiminin nihaî referans noktası, yani nihaî hâkimiyet sahibi, ona bu hususlarda hareket serbestîsini bırakan iradenin elinde bulunuyor demektir.

Demek ki, Müslüman, böyle bir teklifin bir tuzak olduğunu kavramak zorundadır. Nitekim benzer bir teklif Resulullah’a (sav) sunulduğunda O’nun bu teklifi tereddütsüzce geri çevirdiği bilinmektedir. Diyelim ki, Müslüman böyle bir tuzağa yakalandı, yani kendisine teklif edilen “seçim” fikrini kabul etti. İslâmî mücadele bakımından bu durumun doğuracağı sonuç ne olur?

Bu, Müslümanların, İslâmî mücadeleyi bir iktidar mücadelesine indirgemiş olmaları sonucunu doğurur. Oysa Müslümanın mücadelesinin bir iktidar mücadelesi olmadığını biliyoruz. İmdi burada, “Müslüman iktidar olmayacaksa neyin mücadelesini vermektedir?” sorusu düzmece bir soru olur. Çünkü Müslümanın, hâkimiyetin başkasının elinde bulunduğu bir siyasal ortamda bir iktidar mücadelesinin ardına düşmüş olduğunu ileri sürmüyoruz.

Onun mücadelesi, Müslümana, Müslümanca bir hayatın yaşanabilmesinin ortamını sağlamaktan ibarettir. Bu ortam içinde kurulacak iktidarın nasıl ve hangi yollarla gerçekleştirileceği, artık Müslümanların bizzat kendilerinin, kendi hür ve müstakil iradelerine göre ulaşacağı kararlara bağlı olacaktır. Bu karar, Müslümanların reel ve aktüel ihtiyaçlarına göre kendileri tarafından belirlenir. İmdi Müslümanlar kendilerine ait yönetim biçimini gerçekleştirdikten sonra, Müslüman olmayanlara, onların istediği biçimde bir hayat ortamını sağlar; onlara kendi hukuklarına tâbi olma iznini verir. Burada artık roller değişmiştir.

Burada hâkim durumda olan Müslümanın kendisidir. O, bu hâkimiyetini başkasıyla paylaşmaya razı olmaz. Fakat başkalarının kendi dinlerinin gereklerini serbestçe yerine getirebilmelerinin ortamını sağlar. Çünkü artık onlar Müslümanın himayesi altında bulunmaktadırlar. İslâm’ın hâkimiyet konusunda kıskanç olduğu, onu başkalarıyla paylaşmadığı, paylaşmayacağı hususu burada yeniden karşımıza çıkıyor.

O halde, başkasının hâkimiyeti altında yaşamaya mecbur bırakılmış bir Müslümanın ne yapması gerektiği sorusuna dönersek, cevabın şu olacağı anlaşılmaktadır: Müslüman, bir başkasının hâkimiyeti altında yaşadığını fark ettiği anda, hiç bir şey yokmuş gibi, hiç bir şey olmamış gibi davranamayacaktır. O, böyle bir hâkimiyetin kendi üstünde bulunduğunu anladığı andan itibaren onu bertaraf etmenin mücadelesine girişmek mecburiyetiyle karşılaşacaktır. Bu mecburiyetinse onun siyasa ile kesintisiz bir temas içinde bulunması anlamını taşıyacağı açıktır.

Güncelleme: 5 Haziran 2020 — 09:47
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments