Kendine Ait Tecrübe

Hukuk Fakültesinde hocalarımızdan Fransız asıllı biri kişilerin hakları üzerindeki tasarruflarından bahsederken Fransızlara mahsus bir latifeyi de konuşmasına katar ve: “Hiç kimse, dünyanın en güzel kadını bile, kendinden olandan fazlasını veremez” derdi. Haklar için söylenebilen bu söz, fikirler için de geçerli olmalıdır. Kişi, ancak kendi sahip olduğu bir hak üzerinde tasarruf sahibi olduğu gibi, gene ancak kendi sahip olduğu fikir üzerinde tasarruf edebilir. Karga ancak kendi tabiatında mevcut olan bir sesle ötebilir ve ancak kendi hançeresinin elverdiği sesleri çıkarabilir.

Onu bülbül gibi ötmeye zorlamak, bülbül gibi ötmesi için eğitmeye çalışmak eğiticilerini hayal kırıklığına uğratacaktır. İbni Haldun’un Mukaddime’sinde devlete şefkati ve merhameti öngören bir parça var: “Devlet zalim ve kötü olursa, bu devlet uyruk için zararlıdır, onları mahveder. Devletin iyiliği şefkat ve merhametli olmasıyladır. Hükümdar sert olup halkı şiddetli cezalara çarptırır ve ahalinin kimseye gözükmeyen suç ve kusurlarını arar ve sayar ise, ahali korku ve zillet içinde kalır, yalancılık, mekr (düzenbazlık) ve hile yoluna saparak bu cezalardan kurtulmak ister.

Bunun bir sonucu olarak kötü huylar kazanırlar, basiret ve ahlakları bozulur, bunların, hükümdarlarını savaş alanlarında rezil edip bırakıp çekilip gittikleri çağlar da olur. Niyetlerin bozulmasıyla devletin korunması zaafa uğrar. Zulme ve şiddetli hallere katlanan bu uyruk, hükümdarlarını öldürebilirler. Devletin düzeni bozulur, nizam ve intizam ortadan kalkar…” [3] Devletin uyruğu (tebaası) için şefkatli ve merhametli olmasının gereği günümüze ait bir söylem olmadığı gibi, İbni Haldun zamanında ortaya çıkmış bir olgu da değildir. İnsanların örgütlü biçimde bir arada yaşamalarından bu yana, örgüt üyelerinin, yöneticilerinden şefkatli ve merhametli davranmalarına dair talepleri de yükselmiştir.

Bu doğrultuda muamelede bulunulması için telkinler, öneriler, tavsiyeler geliştirilmiştir. Ne var ki, bu tür telkin, öneri ve tavsiye de ancak tabiatında bu nitelikte haslet barındıran insanlar ve devletler nezdinde makes bulabilmektedir: çünkü başka türlüsü zaten olayın tabiatına ters düşmeyi gerektirecektir. Tabiatında, yapısında şefkate, merhamete yer bulunmayan kimselerden ona uygun davranış göstermesini beklemek faydasız olduğu kadar, abes de olur. İbni Haldun, muhatabının kim olduğunu biliyordu: onun muhatabı Müslümanların devleti ve Müslüman hükümdardı. Başka bir ifadeyle, İslâmî iradenin tecelli ettiği bir zemin üzerindeki idareye ve idarecilere hitap etmekteydi.

Ama yapısında şefkate ve merhamete yer vermeyen, doğumu şefkat ve merhamet temeline dayanmayan ceberut yönetimlerin aynı tavsiyenin hedefini oluşturmayacağı belli olmalıdır. Çünkü kimsenin kendi elinde bulundurduğundan fazlasını vermeye güç yetiremeyeceğini biliyoruz. *

Bu düşüncelerin kişisel düzlemdeki devamı şöyle şekillendirilebilir: kimseyi kendim gibi düşünmeye zorlayamam; ancak benim gibi düşünmek isteyenlere, kendi düşüncelerimi aktararak ipucu verebilirim. Öte yandan, benim ulaştığım bir doğru veya bir gerçeklik varsa, bu ipucundan hareket eden kimse aynı doğruya ve aynı gerçekliğe ulaşabilirse, bu sonuç onun çabasının ürünü olur ve ancak bu durumda ulaşılan düşünceler o kişi tarafından sahiplenilmeyi hak etmiş olur. Haklar gibi fikirler de ancak sahibi tarafından tasarruf edilebilir.

Ezberlenmiş fikirler hafızları tarafından tasarruf edilemez, onların üzerinde değişiklik ve başka her türlü tasarruf ancak sahibi tarafından gerçekleştirilebilir. Kişi ancak nasıl malik olduğu haklar üzerinde bir tasarruf yetkisini haiz bulunuyorsa, gene ancak kendi öz malı olan fikir üzerinde tasarruf edebilir. Böylece herkesin Amerika’yı, kendi Amerikasını yeniden keşfetmesi gerektiğini ifade ediyoruz. Ben kendi keşfettiğim Amerika’yı anlatıyorum, ama o Amerika’yı herkes bir kere de kendisi için keşfetsin diyorum.

Çünkü ancak o takdirde o Amerika’yı tesahup edebileceğine inanıyorum. Ödünç alınmış (ariyet) nesneler üzerinde kişinin tasarruf hakkı nasıl sınırlı ise ve sınırlı kalmak zorundaysa, ödünç fikirlerle düşünen kimsenin de bu fikirler üzerindeki tasarruf kabiliyeti böylesine sınırlıdır, sınırlı kalır. Amerika bir kere keşfedilmişse onun yeniden keşfedilmesi gerektiğini yersiz bulanlar çıkabilir. Ama dünyamızda öyle durumlarla karşılaşabiliyoruz ki, kâşifin kendisinin keşfinin farkında olmadığı, onun keşfinin yeni bir olgu olduğunun anlaşılabilmesi için aynı kıtanın başkaları tarafından yeniden keşfedilmek zorunda kalındığı da, bir gerçek olarak dayatıyor.

Amerika’nın Amerika olduğunun anlaşılması onun sonraki kâşiflerinin eseri olmuştur. Benim burada söylediğim bir fikir varsa, o fikir, okuyucu tarafından yeniden keşfedilmelidir. Ancak bu yapılabildiği takdirde o fikir hedefine ulaşmış sayılabilir ve ancak o zaman o fikrin yeni bir sahibe ulaştığını söyleyebiliriz ve gene ancak o zaman o fikrin yeni sahibi tarafından tasarruf edilebilmesi mümkün olur. İnsan başkalarının fikrini öğrenebilir ve öğrendiğini başkalarına yansıtabilir. Ama o fikir üzerinde tasarrufta bulunabilmesi ona sahip olmakla mümkün kılınabilir.

Belirlenmiş tedrisat programlarını uygulayan öğretmenlerin yaptığı, fikrin aktarılması olayıdır. Bu, zihnin mekanik biçimde çalışmasıyla gerçekleştirilebilir. Oysa aynı fikrin üzerinde tasarruf edebilmek için o fikri temellük etmek gerekir. Böylece insanın ancak kendi tecrübe birikiminin eseri olduğunu ve ancak kendi mevcut birikimini yansıtabileceğini söyleyebiliriz sanıyorum: böylece onun ulaşabildiği her fikir, mevcut birikimi içinde yeniden şekillenebilecektir. * Tasavvufta “enel hak” sırrının anlaşılması da ancak kişisel tecrübe yolu ile mümkün olur.

Şebüsterî, Gülşen-i Râz’ında şöyle söylüyor: “Enel hak, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır, Hak’tan başka kim Enel hak diyebilir?/Âlemin zerreleri Mansur gibi Enel hak demektedir… Sen onları ister sarhoş say, ister mahmur!/Daima bu tesbihi çekip dururlar… hepsi de bu hakikatle vardır./Bunu kolayca anlamak istersen ‘Hiç bir şey yoktur ki, onu tesbih etmesin’ ayetini oku!/Kendini sen de hallaç yapar, varlık pamuğunu atarsan Hallâc gibi bu sözü söylemeye başlarsın./Zan pamuğunu kulağından çıkar da tek ve her şeyi kahreden Tanrının sesini duy!/Sana Tanrıdan durmadan, dinlenmeden ses gelip durmada… kıyameti ne beklersin ki?/Eymen vadisine gir de o ağaç, sana da ‘Ben Tanrı’yım,

Tanrı!’ desin.” Hallacı Mansuru anlayabilmek için onun geçirdiği tecrübeyi kendi nefsinde yaşamış olmak gerekiyor. “Enel hak” sözünü ödünç alarak kullanmak (tasarruf etmek) isteyenler, bu sözün künhüne vakıf olmayı başaramayacakları için onu küfürle itham etmeye teşebbüs eder. Fakat bu sözü anlamış görünmesine rağmen anlamadan kullanmak isteyen kimsenin de küfre girmesi mümkündür. Binaenaleyh “Enel hak” sözünün apaçık görünebilmesi ve kalb huzuruyla kabul edilebilmesi için Hallac’ın yaşadığı tecrübeden geçmek gerekiyor.

Fakat herkes de bilir ki, bu ucuz bir tecrübe değildir. Bedeli ölüm de olabilir. Fakat gene de, öyle bir ölümle ölmektir ki, 32dökülen kan da “Enel hak” diye şekillenerek Mansur’un dediğine şahitlik etmeye hazır olduğunu gösterir. Tekrar başa dönebiliriz: Kimse kendinden olandan fazlasını veremez. Fakat insanın kendinde olan ancak onun tecrübesiyle kendine mal ettiğidir. İnsanın kişisel tecrübesinden geçmeden dağarcığında yer alan birikim taklit veya ariyet nesne mesabesinde kalır. Ama biliniyor ki, ariyet nesne üzerinde tasarruf edilemez. Tasarruf edilebilecek ve bize de “Enel hak” sözünü çağırmayı sağlayacak olan şey bizim zatımıza ait olan tecrübemiz olabilir, başkası değil.

Güncelleme: 5 Haziran 2020 — 09:47
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments