Meditasyon Sanatı

Bu bölümde meditasyonun ne olduğunu, terapi sürecine ve Aile Dizimine olası katkılarını ayrıntılı olarak ele alıyorum. Meditasyon sözcüğünün iki geleneksel kullanımı vardır: Kişinin kendi zihninin derinliklerini gözlemlemesine ve içsel gerçeğini keşfetmesine yarayan meditasyon yöntemlerinin hepsini kapsar.

Meditasyon sözcüğü bu anlamıyla zihnin nasıl işlediğini gözlemlemek ve zihnin ötesinde yer alan bilinç hallerine ulaşmak için kullanılan belli bir tekniğe gönderme yapar. Aydınlanmış bilinç, düşünme sürecinin bittiği, sadece sessizlik, huzur ve dinginliğin hüküm sürdüğü bir devamlılık hali anlamına gelir. Bu olma halinin çeşitli tanımları vardır:

Zen rahipleri bunun için “Zihnin Yokluğu” veya daha renkli olarak “Gürleyen Sessizlik”, Hintli mistikler “Samadhi” veya “Moksha”, Hıristiyan mistikler ise “anlayışın ötesindeki huzur” ifadelerini kullanmışlardır. Meditasyon yöntemlerinin amacı sürekli ve kalıcı bir meditas-yon haline ulaşmak olduğundan iki tanım da birbiriyle yakın bir ilişki içindedir.

Bu bölümde meditasyon sözcüğünü, insanların derinliklerindeki gerçeğe ulaşmalarını sağlayarak içsel huzur ve sessizlik deneyimi kazanmalarına yardımcı olan yöntemlerin tamamını kapsayan ilk anlamıyla kullanıyorum. Bu noktada son 28 yıldır, Hintli mistik Osho’nun rehberliğinde deneyimlediğim pek çok değişik meditas-yon tekniğini çeşitli terapi yöntemleriyle iç içe kullandığımı belirtmek yerinde olur.

Tıpkı Aile Diziminde olduğu gibi meditasyon sırasında da düşüncelerimiz, arzularımız ve ümitlerimizden ötede bir şeyle bağlantı kurmaya çalışırız. Mistikler bu “şeye” varlığımız, yüksek benliğimiz, özümüz, maneviyat veya Tanrı der. Hellinger buna “ruh” der. Ne isim verdiğimiz in pek önemi yokt ur. Ben herhangi bir ideolojiyi yansıtmadığından “içsel varlık” ifadesini tercih ederim. Genelde günlük yaşamımızdaki bilincimizle içsel varlığımızın farkında olmayız.

Dış dünyanın koşuşturmaları, yapılması gerekenler, yetişmesi gereken işler, buluşmamız gereken kişiler, bir de üstüne kendi ruh halimiz, duygularımız, fikirlerimiz, inanç ve tavırlarımız, yani kısaca dış olaylar ve bitmek bilmeyen zihinsel ve duygusal gevezeliğimiz içinde kaybolur gideriz.

Bütün bunların gerisinde duranın, bunların tümünü fark edenin, bir anlamda bunların tümüne seyirci kalanın farkına bile varmayız. Bu izleme ya da tanık olma sadece çevremizde olan bitene değil, aynı zamanda olan bitene bizim verdiğimiz tepkilere de tanıklık etme, kısacası an be an nasıl hissettiğimize tanık olmaktır.

Örneğin, “Öfkeliyim” demekle “Öfkenin içimde yükseldiğinin farkındayım” demek aynı şey değildir. Kulağa aynı gelebilir, ancak deneyimsel ve varoluşsal olarak farklıdırlar. Meditasyon aralarındaki bu farkta gizlidir. Bu küçük ayrımda olayları izleme kapasitemizin farkında olmamız vardır. Bu fark sayesinde, başımıza gelen her şeye tanık olana ulaşırız.

Tüm zamanların mistikleri özümüzün bu — her şeyi izleyen ama hiçbir şeyden etkilenmeyen- olduğunu söylerler. Osho, tanık olmanın tüm özgün meditasyon tekniklerinin kökeninde yer aldığına dikkatleri çekerek, meditasyon sanatının daha ulaşılır ve gündelik bir hale gelmesine katkıda bulundu.

108 meditasyon tekniği içeren kadim Hint metni Vigyan Bhairav Tan-tra konusunda yaptığı yorumlara bakacak olursak, tüm tekniklerin temelindeki sürekli farkındalık halinin ısrarla üzerinde durduğunu görürüz. Sinemada oturup film seyretmeye benzer bu.

Perdede sürekli hareket vardır ve eğer iyi bir yapımsa bir ya da birden çok karakterle özdeşleşiriz. Kendimizi ağlarken, gülerken veya başrol oyuncularının içinde bulundukları zor durumdan kurtulmaları için endişeyle dua ederken bulabiliriz. Bununla aynı anda bilincimizin bir yanı bunun film olduğunu bilir; sırtımızı koltuğa yaslayıp eğlenmemiz için tasarlanmış bir hikaye izlemekteyizdir, bunun da bizimle hiçbir ilgisi yoktur.

Bunu hatırladığımızda rahatlasak da unuttuğumuz an adalelerimiz gerilir, filmin bir parçası olur, duygulanır ve heyecanlanırız. Meditasyon da buna benzer. Yaşamımız boyunca başımıza ne gelirse gelsin, ne hissedersek hissedelim, bilincimizin derinliklerindeki koltuğunda oturup bütün bunları sessizce izleyen biri vardır.

Bu izleyicinin başına hiçbir şey gelmez, tüm olaylar filmde rol alanın başına gelir. Gerçekte her ikisi de biziz: Yüzeyde rol yapanız, özümüzde izleyen. İzleyen derin gerçeğimizdir, ancak çoğumuz içsel varlığımızın bu derinliklerine inecek farkındalığa henüz ulaşmadığımızdan başrol oyuncusuyla daha çok özdeşleşiriz. İçsel varlığımızın keşfiyle ortaya çıkan önemli niteliklerden biri kendimizi olduğumuz gibi kabul etme ya da kendimizi sevme halidir.

Bu keşifle dış dünyada aradığımız huzur ve bütünlük hissinin başından beri kendi doğamızın özünde olduğunun derin anlayışına ulaşırız. Bu anlayış, kendimizi yargılamamızın, eleştirmemizin ve kendimizden şüphe duymamızın sonu olur. Kendimizi olduğumuz gibi kabul eder ve düzeltip değiştirmeye çalışmadan, yaşama bu haliyle “evet” deriz.

Aile Dizimi meditasyona bu açıdan benzer: Her ikisinde de olayların nasıl olması gerektiği konusundaki isteğimizin değil, gerçekte nasıl olduğunun peşine düşeriz. Hellinger kitaplarından birine çok yerinde olarak “Kabul Etmenin Özgürlüğü” adını vermiştir.

Meditasyonun sunduğu da budur: İçe bakmak, olanı görmek ve ona “evet” demek. Kendimize ve yaşamımızdaki olaylara “evet” demenin hissini katılımcılara tattırmak için çalışmalarımda küçük bir egzersiz yaparım. Bu basit ama etkili tekniği yıllarını meditasyonla terapiyi bağdaştırmaya adayan Amerikalı psikoterapist Sagarpriya Delong Miller geliştirmiştir.

Bu egzersizde, katılımcılardan odanın içinde bedenlerini kontrol etmeden, içlerinden ne geliyorsa onu yaparak hareket etmelerini isteriz. Bunu yaparken kendi kendilerine, “Eğer bedenime evet dersem yaparım” cümlesini, bedenleri o an kendiliğinden ne yapmak istiyorsa onunla tamamlayarak yüksek sesle söylerler. Örneğin sağ kolu havada dolaşan birinin, “Bedenime evet dersem kolum yukarıya kalkar”, koşmaya başlayan birinin, “Bedenime evet dersem odanın içinde koşarım” demesi gibi.

Katılımcılar, bedenlerinin kendiliğinden ne yaptığını yüksek sesle söyleyip an’a tanık olurken, içlerindeki hislerin niteliğinde bir değişim olup olmadığını da gözlemlerler. Bir süre sonra hissettiklerini tek kelimeyle tanımlamaları istendiğinde, “genişlemiş”, “rahatlamış”, “hafif”, “neşeli”, “canlanmış” gibi olumlu bir deneyimi çağrıştıran kelimeleri seçerler.

Meditasyon teknikleri de benzer deneyimler sunar. Örneğin, yüzyıllardır uygulanan bir Budist yöntemi olan “Vipassana”, hiçbir şey yapmadan sessizce oturmak, dikkati nefese, bedendeki duyumlara ve zihinden geçen düşüncelere vermekten ibarettir.

Beliren hiçbir his ya da düşünce değerlendirilip yargılanmaz. Meditasyonu yapan kişi, olan her şeyi fark edip izleyerek, bu yöntem sayesinde kendini olduğu gibi kabul eder ve içsel dinginliğe, yaşamla ahenk içinde olduğu hissine kavuşur.

Meditasyonda kişi bir şeyi değiştirmeyi veya tedavi etmeyi değil, içsel varlığının ve bilincindeki tanığın farkına varmayı amaçlar. Bu olduğu anda tüm çaba ve mücadele sona erer. Bundan ötürü pek çok mistik, benliğimizin gerçek doğasını deneyimlememiz için rahatlama ve çabasız var olma yöntemlerini öğretirler.

Aile Diziminde katılımcılar, kendi aileleriyle ilişkilerini gözden geçirip köklerini kabullenerek hepimizi harekete geçiren evrensel yaşam gücüyle temas kurarlar. Kişi ebeveynine şükran duyduğunda kendini de derinden kabul etmiş demektir ve böylece tüm yaşamla uyum içinde olur. Kişi kendi ailesine bağlılığını görüp anladığında davranışlarının nedenlerini de anlar.

Kendini bu şekilde kabul ettiğinde başka bir şey, kişiliğin yüzeysel düzlemlerine değil de içsel varlığa, ruha ya da öze ait ölümsüz bir şey ışımaya başlar. Böyle anlarda spiritüel bir nitelik ortaya çıkar. Bir an için gözünüzde engelli birini canlandırın. Sıradan insanların yaptığı ve dene-yimlediği pek çok şeyi yapamayan birini.

Çoğu “normal” insan, bu kişiye aciz gözüyle bakar, bu kişi de kendini aciz hissediyor olabilir. Ancak eğer kaderini tümden kabul edip barışırsa diğer insanların hiçbir zaman deneyimleyemeyeceği bir güce kavuşur. Aslında yaşama yönelik itirazımız ve isyanımız da sakatlık gibidir. Çocukluğumuz farklı olsaydı, ana babamız farklı davransaydı, ilişkimizde farklı bir tutum izleseydik vb. şimdi her şeyin yolunda olacağını sanırız. Kişisel geçmişimizde pişmanlık duymak için sonsuz fırsat vardır.

Ancak yaşananların gerçekliğini değiştirmek elimizde olmadığına göre, böyle davranarak kendimizi bir şeylerden mahrum ederiz. Oysa kendimizi ve geçmişimizi olduğu gibi kabul edebilirsek, bu kabullenişin bize sunduğu olumlu deneyimleri kaçırmamış oluruz.

Aile Diziminde olduğu gibi meditasyonda da kendimizden büyük bir şeyle ahenk içinde olmaya çalışırız. Hellinger buna “Büyük Ruh” der, ben “Varoluş” sözcüğünü tercih ediyorum. Kanımca kişisel büyüme ve olgunluk bu büyük güçle gitgide daha barışık olup ondan ayrı olmadığımızı anlamaktan geçer.

Aile dinamiği açısından bu söylediğim, ebeveynimizi ve ailemizin tüm bireylerini yüreğimize alarak geçmişte yaşananları “iyi” ya da “kötü” diye yargılamadan, hatta yorum bile yapmadan kabul etmek anlamına gelir. Bu gerçek bir kişisel başarıdır. Yapması hiç de kolay değildir. Ana babası öldürülen bir kişi için bunun ne anlama geldiğini gözünüzde bir canlandırın.

Katile duyduğu nefretten vazgeçip ebeveynini gerçekten onurlandırmanın tek yolunun onların kaderine saygı duymak olduğunu anlaması gerekir. Kişi bunu yapmayı başardığı an hem kişisel hem de kolektif vicdanın ötesine geçer. İşin ilginç yanı, kişi vicdanın esaretinden kurtulmak istediğinde tam tersi olur. “Ailem için taşıdığım yükleri geride bırakmak istiyorum” diyen, o yüklerin esiridir.

Gerçek bir kurtuluş, kişinin ailenin kaderini kabullenmesini ve yükleri taşımaya razı olmasını gerektirir. Başka bir deyişle, atalarımız için taşıdıklarımızı bırakmaktan çok, taşıdıklarımızdan kurtulma fikrini bırakmamız gerekir. Buna rıza gösterdiğimiz an geçmişin pençesinden kurtulup yepyeni bir güce ve özgürlüğe kavuşuruz. Meditasyon da aynı deneyimi sunar.

Varlığımızın merkezine yaklaşıp kişiliğimizle özdeşleşmemizi kırdığımızda kendimizi olduğumuz gibi kabul ederiz. Kendimizle ilgili bir şeyleri değiştirme arzusu yerine yaşamın bize verdiklerine gönülden razı oluruz. Her arzu bir engeldir. Buna bir şeyleri geride bırakma arzusu da dahildir. Osho’nun söylediği gibi: “Bir şeyleri aşmak deneyimle olur. Elinizde olan bir şey değildir.

Yapmanız gereken bir şey yoktur. Pek çok deneyim yaşarsınız ve bu deneyimler sizi giderek olgunlaştırır.” Meditasyon konusunda eklemek istediğim bir iki nokta daha var: Düzenli meditasyon yaparsak iç dünyamızı, yani bedensel duyumların, düşüncelerin, duyguların dünyasını gözlemleme alışkanlığı ediniriz ve duyarlığımız artar.

Böylece aile bireylerinin yerinde duran temsilciler içlerinde olan değişimleri daha kolay fark eder ve daha doğru algılarlar. Kişisel davranışlarına ve inançlarına seyirci kalmayı öğrenen danışan da, onlarla özdeşleşmekten kurtularak aile sisteminin kendinden önceki bireyleri adına üstlenmiş olduğu yükleri daha kolay bırakabilir.

Güncelleme: 10 Ocak 2020 — 18:59
avatar
  Abone ol  
Bildir