Yoksa Tebliğ mi Ediyor?

Dinin mahiyetini doğru anlayabilmek için şu soru karşısındaki fikrî tavrımızın berraklaşması gerekiyor: din, dünyayı olağanüstü güçlerle açıklamaya mı çalışıyor, yoksa bir hakikati tebliğ mi ediyor? İnsanların dinle karşı karşıya gelmelerini nasıl açıklıyoruz: insanlar, dünyayı açıklamak, onun sırlarına vakıf olabilmek için kendiliklerinden olağanüstü güçler icat ederek mi bu olaya yaklaştılar; yoksa dinin kendisi insanlar için bir hayat tarzı mı öngördü ve insanlar öngörülen bu hayat tarzını yaşarlarken, tabiatı da yaşadıkları hayat tarzının icabına göre yorumlamaya mı başladılar?

Biz, eğer, insanların dünyayı açıklamaya giriştiklerini, açıklamalarını yaparlarken de darda kaldıkça olağanüstü güçlere müracaat ettiklerini kabul ederek yola çıkarsak, dinin insan kafasının bir icadı olduğunu söylemiş oluruz. Böyle bir kabulde, önce insanın merakı söz konusu olur, sonra da bu merakın giderilmesi için insanın müracaat ettiği araçlar dile getirilir.

Din, bu suretle de ortaya çıkmıştır diye düşünüldüğünde, bu düşüncenin kendisinde de, onun ortaya koyduğu din anlayışında da herhangi bir ilâhî mahiyet görmemiz mümkün olmaz. Tersine, böyle bir anlayış, bütünüyle secular (dünyevî) bir anlam taşır. Bu kabullerden yola çıkan birisinin ulaşabileceği kaçınılmaz sonuç, dinin insanlar tarafından icat edilmiş olduğu hususuna müncer olur. Şimdi değindiğimiz telakki tarzı dindarlar tarafından kabul edilebilir bir “gerçek” olarak görülmez.

Çünkü onlar, dini, dünyayı izah sadedinde insanlar tarafından icat edilmiş bir öğreti (doktrin) saymazlar. Tersine, din, insanın iradesinin dışında ve fakat gene bir insan (peygamber) aracılığıyla onlara tebliğ edilen bir hakikatin ifadesidir. “La ilahe illallah” sözü, dünyayı ve tabiatı veya kâinatı veya onlara ilişkin sırları açıklamaya matuf olmadan önce, kendiliğinden bir hakikatin tebliği olarak ortaya çıkmaktadır. Ve bu sözde doğrudan veya dolaylı bir menfaat (dünyayı açıklama kabilinden soyut olanlar da dâhil olmak üzere herhangi bir menfaat) gizlenmiş değildir. Bu söz, doğruca ve basit biçimde, Allah’tan başka ilâh olmadığını insanlara tebliğ etmektedir; amacı da bu “tebliğ”den ibarettir, başka bir şey değildir. İmdi, “tebliğ” söz konusu edildiğinde, burada, üç unsurun var olduğunu tespit edebiliriz: 1. Tebliği yapan, 2. Tebliğin muhteviyatı, 3. Tebliğin muhatabı.

Tek tanrılı dinlerde, tebliğ yapanın (mübelliğ=peygamber) dünyayı veya evreni ve onun sırlarını açıklama gayesinden önce, Allah’ın ve O’nun birliğinin ve tekliğinin bildirilmesi ön alır. Tebliğin muhteviyatı da, bu temel bildiri ile birlikte bu bildirinin tabiî sonucu olarak ortaya çıkan hayat tarzına ilişkin kuralların (şeriat) ortaya konulmasından ibarettir. Şimdi burada, en dikkat çekici husus tebliğin muhatabı açısından ortaya çıkmaktadır. Tebliğe muhatap olan kimsenin, başlangıçta, tebliğin muhteviyatı ile doğrudan bir ilişkisi (ona dair sarih bir bilgisi) mevcut bulunmamaktadır. Ancak tebliğin muhteviyatını kabul ettikten sonra o, edindiği bu yeni bilgi doğrultusunda evreni ve onun sırlarını açıklamaya teşebbüs edebilir (eder).

Böylece, insanların, evreni ve onun sırlarını açıklama gayretinden yola çıkarak dine değil; fakat din gerçeğini öğrendikten sonra, bu gerçeğin ona öğrettiği bilgi ile evreni ve onun sırlarını anlamaya doğru yol aldıklarını söylemiş oluyoruz. Bu son tespitimiz, tebliğe muhatap olanların (tebliğin muhteviyatını kabul etmek suretiyle) dünyaya müdahale etmelerinin zorunluluğunu da açıklamamıza yardım eder. Tebliğin muhteviyatını kabul eden kimse, dünyayı, ona ait sırları, insanlar arası ilişkileri, zorunlu olarak bu bilgileri dâhilinde anlamaya ve çözmeye çalışır; bu durum, bir başına onun dünyaya müdahale etmesi anlamını taşır. Böylece, dinin siyasetle ilişkisi var mı, yok mu veya olmalı mı, olmamalı mı, sorusu kendiliğinden anlamını yitirmiş olur.

Çünkü tebliğin muhteviyatını ve ona göre davranmayı kabul eden kimse, artık bütün dünyevî ilişkilerine bu bilinçle yaklaşır. Buradaki bilinç tebliğin bir işlevi olarak ortaya çıkıyorsa, onun eylemleri de aynı bilincin yansıması demek olur. Bu mülahazaları Müslümanların yaşadığı platforma aktardığımızda, dünyayı ve insanlar arası ilişkileri İslâmî tebliğin ışığında yorumlamaya çaba gösterenlerin Müslümanca bir bilinç taşıdıklarını; buna karşılık olayları bölüp parçalayarak (siyaset dünyasını ayrı, evreni ve onun sırlarını ayrı kategoriler gibi algılayan bölmeli kafa yapısıyla) yaklaşanlarınsa söz konusu bilinçten yoksun bulunduklarını ileri sürmemiz imkân dâhiline girer.

Böylece, bazı insanların Müslüman olmakla birlikte, İslâmî bilince sahip olmadıklarını hangi sebebe dayanarak söyleyebildiğimiz de anlaşılabilir. Buradan farklı bir düzleme geçebilir ve şu soruyu önümüze koyabiliriz: Bir Müslüman’ın tanımı icabı, aynı zamanda İslâmî bir bilince sahip olması gerekmez mi? Bu, yerinde bir sorudur. Çünkü mantıken, kendisini Müslüman olarak tanımlayan birinin aynı zamanda İslâmî bir bilinç taşıması da beklenir. Ancak realite, bu faraziyenin doğruluğunu her zaman onaylamıyor. Kendisini Müslüman olarak tanımlamakla birlikte İslâmî bilinç taşımayan insanların var olduğu her fırsatta gözlemlenebilmektedir. Karşımızda duran bu gerçeğin sebebini de keşfetmek zorundayız. Bu gerçek, bizce İslâm hakkında “yanlış bilinçlenmiş” olmaktan ileri gelmektedir. Kendi çağımızı, bir an için Asr-ı Saadet dönemiyle karşılaştırmaya teşebbüs edersek şu manzarayı görürüz:

Asr-ı Saadet döneminin Müslümanları, Müslüman oldukları andan başlayarak Müslümanca bir dünya kurmanın mecburiyetiyle karşı karşıya geldiler. Kendilerine tebliğ edilen her vahiy veya Resulullah (sav)ın buyruk telakki edilen her hadisi, onlara, bu Müslümanca dünyanın kurulması hususunda yeni bir adım niteliğini taşıyordu. Daha sonraki Müslümanlar, tamamlanmış bir dinle karşı karşıya kaldılar. Onlar, tamamlanmış bir dini, içinde yaşadıkları dünyaya uygulamak mecburiyeti ile (böyle bir gerçekle) karşı karşıya bulunuyorlardı. Bu gerçek, onları, içinde yaşadıkları dünyanın şartlarına göre dini algılamak gibisinden olumsuz bir durumla karşı karşıya bırakıyordu.

Başka bir söyleyişle, insanlar Asr-ı Saadet’te kendilerini dinin öngörülerine doğru değiştirme çabasında bulunurlarken; sonraki dönemlerde, dini içinde yaşadıkları dünyanın şartlarına göre algılama çabasının içine girmiş oldular. Bu, dini, kendi aslî mahiyeti ile anlayabilme işini bazıları için gittikçe zorlaştırıcı bir faktör olmuştur. Günümüzdeyse, dine, herkesin kendi felsefî telakkisi, dünya görüşü, hayat tarzı açısından yaklaşması daha da çoğalmış; böylece din, kendi kendisi olarak değil, fakat daha çok herkesin kendi önüne koyduğu bu adeselerden geçerek algılanılmaya başlanmıştır. Bu yüzden, meselâ İslâm’ın siyasetle ilgisi olup olmadığı, meselâ İslâm’ın bir devlet düzeni öngörüp öngörmediği, meselâ daha genelde İslâm’ın bu dünyaya ilişkin kurallarının olup olmadığı, böyle kurallar varsa onların mahiyetinin ne idüğü gibi sorular, bazılarının kafasını kurcalamakta, dahası karıştırmaktadır. Kendi felsefî telakkisini öne koyarak bu sorulara cevap aramaya girişen kimseler, neticede tabiî olarak cevapları da kendi felsefî telakkilerine uygun biçimde “üretmeye” meyletmektedirler.

Sözü geçen bu yanlış bilinçlenme, bizim dünyayı kavrama sürecimizi de ters yönde etkilemeye başlar: biz, dünyayı, dinin öngörülerine göre algılamaya girişeceğimize, dini dünyanın içinde bulunduğu şartlara göre algılamaya girişiriz. Böyle bir algılamanın sonucu olarak, dinin, dünyayı açıklama sadedinde olağanüstü güçlere müracaat eden insanların icadı olarak ortaya çıktığını düşünmeye başlarız. Olay, İslâmî platforma aktarıldığında bununla da kalmaz, din, bu kez, günün geçerli söylemine göre nitelendirilmeye de başlanır. İslâm’ın demokrasi ile, sosyalizm ile, kapitalizm ile, liberalizm ile, hatta laiklikle uzlaşabileceğini (veya uzlaştırılabileceğini) düşünenlerin, tümüyle modern zamanların ürünü olduğu bu açıdan anlam taşımalıdır.

Dinin, insanların bir icadı olarak görülmesi, evrenin dine göre bir anlam kazanması yerine; dinin bizim evren hakkındaki telakkimize göre anlam kazanmasına yol açar. Böylece din, ilahî bir gerçeklik olmak yerine beşerî (secular) bir gerçeklik olma niteliğine indirgenmiş olar. Böylece her şey (ilim de dâhil her şey), dinle sınanacağına, din başka şeylerle sınanacak bir yere konulmuş olur. Halen, dini bu düzlemde algılamaya çalışanların sayısı Müslümanlar arasında bile az değildir.

Güncelleme: 5 Haziran 2020 — 09:47
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments